biyoarkeoloji final konuları
İLK TUNÇ ÇAĞI
Kalkolitik çağın başlarında tüm
Anadolu’da iklimin giderek normalleşmesi ve bunun sonucunda beliren bugünküne
yakın coğrafi koşullar nüfusun artışına neden olmuştu. İnsanoğlu giderek daha
fazla sayı ve türde mal üretmenin yollarını araştırmaya başlamıştı. Bunun için
organize bir iş gücü, depolama tesisleri ve bunların korunması için etkili bir
organizasyona gereksinim vardı. Bu yolda ilk adımlar Kalkolitik Çağ içinde
atılmıştı. Üretim ekonomisinin gelişiminde madencilik en önemli aşamalardan biridir.
Çünkü tunç gibi alaşımları yapabilmek için gerekli bakır ve kalay gibi
madenlerin zaman zaman uzak bölgelerden sağlanması ve karmaşık üretim
teknolojisi ileri düzeyde uzmanlaşmayı gerektirmektedir.
Bu gelişmeler daha güçlü bir siyasal
denetim ve sosyal yapıda önemli değişikliklere gereksinim göstermekteydi.
Bununla ilişkili olarak da çok geçmeden Aşağı Mezopotamya ve Güneybatı İran’da Sümer
ve Elam gibi devletler belirmeye başlamıştı. Yavaş yavaş oluşan bu gelişmeleri
en sonunda (IV. Bin yılın sonları) yazının keşfi izledi. Yazıyla birlikte, kimi
hammaddelere olan gereksinimle ilişkili olarak ticarete duyulan büyük ilgi,
önceki dönemlerin dışa fazla açılamayan izole kültür geleneğine son verdi;
ülkelerin birbirleriyle ilişkisini güçlendirdi. Böylelikle yeni bir dönem
başlamış oldu. Bu yeni dönem daha iyi örgütlenebilen toplumların dönemidir. Bu
zamanda Anadolu’da sosyal sınıfların giderek daha belirgin şekilde ortaya
çıktıklarına, yönetici sınıfın görkemli bir yaşama geçmesine tanık olunur. Ancak
bu toplumsal örgütlenme coğrafi nedenlerle komşu Mısır ve Sümer’dekinden daha
küçük çaptaydı ve bölgesel karakterini hala koruyordu. Bu yeni dönem, önceki
çağların tarım, dokumacılık, çömlekçilik vb. buluşlarına, daha etkili
silahların üretilmesini, daha ince süs eşyalarının yapılmasını olanaklı kılan
bakır-arsen ya da bakır-kalay alaşımı yanı tuncu eklemişti. Bu yüzden de İlk
Tunç Çağı olarak adlandırılır.
Anadolu’da IV. Bin yılın sonları ve
III. Bin yılın başlarıyla birlikte ortaya çıkan bu dönem önceki kültürlerden
ani bir kopuş ve yepyeni bir çıkış sayılmamalıdır. Aksine Geç Kalkolitik Çağ’ın
bir gelişimi söz konusudur.
Bu zamanda Anadolu hala yazıyı
tanımış değildi ve yine bir takım kültür bölgelerine ayrılmıştı. Metropol
niteliğindeki, eskinin köylerinden daha gelişmiş kasabalar çevresinde ve alüviyal
ovalar içinde kümelenen bu kültür bölgeleri daha çok doğal sınırlarla
belirlenmişti ve çoğu yöresel kimliğini çağlar boyunca korumuştu. Batı, orta ve
güneydeki bu farklı kültürlere karşılık, Doğu Anadolu’da ise tam bir birlik söz
konusuydu.
İlk Tunç I, İlk Tunç II ve İlk Tunç
III olmak üzere üç ana evreye ayrılan bu dönemin başlangıcında tüm Anadolu’da
ani bir kültür kesintisinden söz edilemez. İlk Tunç Çağ Anadolu kültürleri Geç
Kalkolitik Çağ’da ortaya çıkmaya başlayan kültürlerin bir gelişimini
görünümündedir.
İlk Tunç I dönemi kültür bölgelerinin
başında, hemen tüm kuzeybatı Anadolu’yu ve Trakya’nın güney kıyılarını etkisi
altına almış I. Troia kültürü gelmektedir. Güneyde İzmir Yarımadası ile Limni,
Midilli ve Sakız gibi adalara da yayılan bu kültürün merkezi Troia’daydı. Bu
kültürün biraz daha erken (3100) evreleri Çanakkale bölgesinde Kumtepe (Ib) ve
Beşik-Yassıtepe ile Gelibolu Yarımadasındaki Karaağaçtepe (Protesilaos Höyüğü)
de saptanmıştır. III. Bin yılın başlarında daha eski bir yerleşme üzerine
kurulan ve 400-500 yıl süre (2920-2450) ile kullanılan I. Troia bu dönemde,
içinde yerel beyin yaşadığı taş temelli büyük yapılarıyla 90m çapında bir kale
görünümündedir. Bu kaledeki yapılar megaron türündedir. Ege dünyansında çok
sevilen bu yapı türü dikdörtgen planlı bir salon ile bunun önündeki giriş
holünden oluşur. Çömlekçi çarkının henüz kullanılmadığı bu kaledeki kap kacağın
büyük bölümü siyahtan griye ve zeytin yeşiline doğru değişen, koyu renkli ve iyi
açkılıdır. Genellikle bezemesiz olmakla
birlikte kimi çanaklarda tutamaklar kazınarak insan yüzü biçimine sokulmuştur.
Üç ayaklı kaplar sevilerek kullanılmıştır. I. Troia çanak çömlekleri gerek
yapım ve gerekse biçim olarak tüm Çanakkale Bölgesi ile Batı Anadolu’nun büyük
bir bölümü için karakteristiktir.
Bu çağda artık ölüler tümüyle
yerleşme yerlerinin dışındaki mezarlıklara gömülmeye başlamıştı. Nitekim I.
Troia’dan başlayarak sur içinde, birkaç çocuk mezarı dışında, hiçbir gömüye
rastlanılmamıştır. Dönemin gömü görenekleri konusunda en iyi bilgi Balıkesir
yöresindeki Yortan, Babaköy ve Ovabayındır mezarlıklarından edinilebilmektedir.
Bu mezarlıklarda ölüler genellikle iri küpler içine armağanları ile birlikte ve
bacaklar karına çekik (hocker) durumunda gömülmüşlerdir. Daha güneyde Afyon
yakınlarındaki Kusura A’da, I. Troia’nın başları ile çağdaş Kusura B’de de I.
Troia’nın sonları ve II. Troia ile eşitlenebilen Isparta yakınlarındaki
Harmanören’de hemen hemen aynı döneme ait küp mezarlıklar bulunmaktadır.
Bu zamanda İzmir yöresinde Urla
Limantepe, bunun güneydoğusunda Baklatepe ve belki de İzmir’deki Bayraklı, en
tanınmış yerleşme yerleriydi. Bunlardan Baklatepe, taş döşeli sokakları ve
ince-uzun evleriyle dikkat çekicidir. Burası mimarlık yönünden Midilli
adasındaki Thermi ile Limni adasındaki Poliochni ile kıyaslanabilecek
özellikler taşır. Mezarlığı, ölülerin küpler içine konularak gömüldüğü öteki
çağdaş örneklere benzer. Bu dönemde güneybatı Anadolu da farklı bir kültür
bölgesi durumundadır. Güneyde Akdeniz’e değin uzanan bu bölgenin en başta gelen
merkezi Beycesultan’dır. Aphrodisias, Bademağacı ve Elmalı Ovası’ndaki
Karataş-Semayük de öteki merkezler arasındadır. Bunlardan Elmalı yakınlarındaki
Karataş-Semayük surlarla kuşatılmış bir köy görünümüne girmişti. Bu köyün
ortasında tepede dikdörtgen bir yapı yer alır. Temel üzerine ahşap dikmelerle
güçlendirilmiş kerpiç duvarları olan bu yapı, iç yüzü destekli oval bir duvarla
çevrilidir. İşlevi tam olarak anlaşılamamakla birlikte bu büyük merkezi yapı
İlk Tunç Çağı’nın başlarında Güneybatı Anadolu’da da sosyal bir hiyerarşinin
ortaya çıkmakta olduğuna işarettir.
İlk Tunç Çağı’nda Beycesultan I.
Troia gibi, sur niteliğinde bir duvarla çevriliydi. Bu duvar içindeki, taş
temel üzerine kerpiç duvarlı, megaron türündeki yapı kalıntıları Geç Kalkolitik
Çağ’dakilerin bir devamıdır. Dönemin çarpıcı yerel özelliklerinden biri küçük
ev sunaklarıdır. Genellikle XII. Katta ortaya çıkan kutsal alanların ortasında
yer alan bu sunakların önünde yuvarlak bir ocak bulunur, gerisinde kerpiçten
iki stel yükselir. Bunların arasında sıvı adakları için bir çukurluk, önde ise
kilden bir çift kutsal boynuz yer alır. Plan açısından evlerden farklı olmayan
bu sunaklı mekanlar sonraki evrenin megaron planlı ve görkemli tapınaklarının
öncüleridir. Çağın özelliklerinden bir başkası da Ege türünde, keman biçimli
mermer idollerdir. Ana tanrıçayı ifade eden bu idoller eski dönemlerdeki
gerçekci figürinlerin aksine tümüyle soyutlaşmışlardır.
El yapımı, iyi pişirilmiş ince ve
açkılı çanak çömlekleri ise çoğu kez yatay ve dikey oluklarla bezelidir ve
maden görünümlüdür.
İlk Tunç I döneminin kültür
bölgelerinden biri de Eskişehir Ovasındaki Demircihöyük yöresidir. Orta Anadolu
kültürleriyle Güneydoğu Avrupa kültürleri arasında bir köprü görevi yüklenen
Demircihöyük bu çağla da küçük bir köy durumundaydı. Evler yerleşme yerini
korumak için sırtlarını dış tarafa vererek bitişik ve radyal bir düzende
dizilmişti. Ortada 30 m. kadar çapında yuvarlak bir meydan vardı. Üç odalı biri
dışında, tüm evler iki odalıydı ve içlerinde de birer fırınla ocağa yer
verilmişti. Güneydoğu Avrupa ve Anadolu geleneklerinin kaynaştığı bu küçük
köyde eski Avrupa izleri en açık biçimde pişmiş toprak kadın figürinlerinde
görülebilmektedir. Yerleşme yerinin mezarlığı 250 m kadar uzaklıktaydı. Burada ölüler
yine küpler içine, bacaklar karna çekik durumda gömülmüştü.
Önemli merkezler barındıran kültür
bölgelerinden bir başkası ise Orta Anadolu’dadır. Çorum yakınlarındaki Büyük
Güllücek, ve Alacahöyük, Yozgat civarındaki Alişar ve Konya Karahöyük bunlardan
bazılarıdır. Kuzeyde, Bafra yakınlarındaki İkiztepe, samsun civarındaki
dündartepe, Tekeköy , Kavak ve Sinop yakınlarındaki Kocagözhöyük İlk Tunç Çağ
boyunca iskan edilmiş, yerel özellikler taşıyan bölgesel merkezlerdir. Ancak
çanak çömlekler ve figürinler açısından bunların da bir yandan Güneydoğu
Avrupa, öte yandan da Orta Anadolu ile sıkı bir ilişki içinde oldukları
anlaşılmaktadır.
Güneydoğu Anadolu’da Fırat
kıyısındaki Lidarhöyük’te yerleşme kerpiçten bir surla çevriliydi. Bunun iç
yüzüne dikdörtgen planlı evler yapıştırılmıştı. Çömlekci mahallesi yerleşmenin
dışındaydı. Burada 19 çömlekçi fırını bulundu. Ölüler yerleşme alanlarının
dışındaki mezarlıklara gömülmeye başlamıştı. Titriş ve Kurban höyük’ten tanınan
bu mezarlıklarda cesetler taş sandık mezarlara hocker durumunda gömülmekteydi.
Çok sayıda gömü içeren oda-mezarlar da bir yenilik olarak ortaya çıkmıştı. Ölülerle
birlikte mezarlara çok sayıda çanak çömlek, tunçtan bilezikler ve iğnelerle taş
ve deniz kabuğundan boncuklar bırakılmıştı. Hızlı dönen bir çarkta
biçimlendirilen bu yöre çanak çömlekleri devetüyü rengindeydi.
Anadolu’da İlk Tunç I döneminden
II’ye geçiş genelde barış içinde ve düzenli bir biçimde gerçekleşmemiştir. I.
Troia kalesi ve Beycesultan yerleşmesi büyük birer yangınla son bulmuşlardı. Bu
yangın felaketinin etkileri ise geniş bir alana yayılmıştı. Köy yerleşmelerinin
sayısının önemli ölçüde azalarak, az sayıda ve fakat daha büyük merkezin ortaya
çıktığı bu dönemde –eskinin aksine- Anadolu ile Trakya arasındaki kültür
ilişkileri son bulmuştu. I. Troia’nın yakılıp yıkılışın izleyen yıllarda,
kültürel bir kesinti olmaksızın kurulan II. Troia kalesi ile İlk Tunç II
dönemine girilir. Bu dönem Anadolu’da Geç Kalkolitik Çağ’da başlayan uygarlık
gelişiminin doruğuna ulaşmasını vurgular. Eskisine kıyaslı biraz daha
genişlemiş ve içine görkemli iki kapı ile girilebilen kale durumundaki bu yeni
Troia’nın içi megaron planlı büyük yapılarla kaplıdır. Bağımsız düzende ilk kez
karşılaşılan bu yapı çoğu kez saray, bazen de tapınak olarak tanımlanır.
Surlar, görkemli megaronlar ve aşağı şehriyle bu yeni kale güçlü bir beylik
merkezi görünümündedir.
2600-2450 yılları arasında kullanılan
bu kale büyük bir yangınla son bulmuştur.
Kuzeybatı Anadolu’nun bu beylik merkezi
sanatta büyük bir gelişme göstermiş, madencilikte dökme ve dövme tekniklerini
geliştirmişti. Bunun en iyi kanıtı H. Schilemann’ın yanlışlıkla “Priamos
gömüsü” adını verdiği, dönem son evresine (IIg) ilişkin hazinedir.
Çömlekçilikte çark ilk kez bu dönede (IIb) kullanılmaya başlanmış, buna koşut
olarak çömlekçilik giderek gelişmiştir. Schilemann’ın depas amphikypellon adını
verdiği, ince uzun gövdeli çift kulplu kadehler en sevilen kaplar arasındadır.
İnsan yüzü biçimli kaplar da üretilmiştir.
Bu dönemde Batı Anadolu’da Troia’daki
gibi yerel bir beyliğin varlığını gösteren en dikkat çekici yerleşme yeri Urla
Limantepe’dir. Deniz kıyısındaki bu höyüğün üçüncü kültür tabakasında, kalın
taş duvarlı ve koridorlu büyük yapı külliyeleri ile bunları çevreleyen at nalı
biçimli kulelere sahip, kalın ve günümüzdeki yüksekliği 6 m’yi bulan bir sur
bulunmaktadır. Özgün yüksekliğinin 12m’yi aştığı düşünülen bu sur 300 m kadar
uzunluğunda oval bir kaleyi kuşatır. Bunun güneyinde ise aşağı kent yayılır.
Troia I kalesi ile hemen hemen aynı
tarihlerde bir yangına yıkılmış Beycesultan da yeniden kurulmuştu. Bu
yerleşmenin en ilginç özelliği, İlk Tunç I dönemindeki yerel ev sunaklarından
gelişmiş çift tapınaklardır. Dikdörtgen şapeller biçiminde düzenlenmiş bu
tapınaklarda da daima kerpiçten bir çift stel bulunur. Bu yüzden belki de bir
kadın ve bir erkek tanrı çiftine adanmışlardı; ancak dış görünümleri hala öteki
yapılardan farklı değildi. Eski dönemin süreklilik gösteren özelliklerinin yanında,
kuzeybatıdan, I. Troia kültüründen gelme elemanlar çoğunluktadır. Kuzeybatı
Anadolu İlk Tunç I kültürünün güneybatıda ortaya çıkışı, Anadolu’ya
Balkanlar’dan gelen istilacıların önünden kaçan göçmenlerle ilgili olabilir.
Nitekim, yukarıda da değindiğimiz gibi, I. Troia kalesinin yıkılışını izleyen
yıllarda bu kuzey bölgelerindeki yerleşme yerlerinde büyük bir ıssızlaşma
olduğu konusu belirgidir. Aphrodisias, Kuruçay ve ölülerin küpler içinde
gömüldüğü mezarlığıyla Karataş-Semayük bu zamanda da varlıklarını koruyorlardı.
Bademağacı, etrafı surlarla çevrili, içinde megaron planlı yapılar bulunan
önemli bir kale-kasaba durumun kazanmıştı. Çanak çömlekler yine el yapımı,
devetüyü ve siyah renklidir. En sevilen kap türleri yüksekçe bir ayak üzerinde
duran içe dönük ağızlı çanaklar ile gaga ağızlı testilerdir.
İlk Tunç II döneminde Orta Anadolu’da
güçlü beylikler ortaya çıktı ve esaslı bir devletleşme sürecinde girildi.
Kızılırmak’ın batısında, Ankara yöresinde Karaoğlan, Ahlatlıbel, Etiyokuşu,
Koçumbeli, Karayavşan, Polatlı; doğusunda ise Alişar ve Alacahöyük bu dönemin
en önemli yerleşme yerleri arasındadır. Ahlatlıbel ve Koçumbeli yerel beylere
ait kaleler olarak nitelenebilecek özelliklere sahiptir. Dönemin sonlarında
Eskişehir, Seyitgazi’deki Küllüoba Höyüğünde ortaya çıkarılan etrafı bir surla
çevrili büyük megaron kompleksi de bir bey sarayı olarak tanımlanabilir.
Bunlar içinde Alacahöyük’ün özel bir
yeri vardır. Dönemin sonlarında zengin ve etkin bir beyliğin merkezi gibi
görünen Alacahöyük’ün en dikkat çekici yönü “kral mezarları” denen 13 gömüdür.
Yerleşme alanının yamaçlarındaki, ne kadar kullanıldığı kesinlikle
belirlenemeyen ve krali mezarlıktaki gömüler, kimileri 3-8 m. uzunluğunda, 2
ila 5m genişliğinde ve 1m kadar derinliğinde dikdörtgen planlı çukurlara
yapılmıştır. Çevresi ağaç ve taşlarla sınırlanan mezar çukurlarına, ayakları
karna çekik durumdaki ölü zengin armağanlarla birlikte yerleştirilmiş, sonra
üzeri ağaç, çamur ve toprakla örtülmüştür. Gömü işlemi bitirildikten sonra
mezar üzerinde bir ölü yemeği yenmiş, yemekten geri kalan öküz kafaları ve
bacak kemikleri de sıralar haline sokularak bırakılmıştır. Troia hazineleriyle
çağdaş zengin mezar armağanları altın, gümüş, elektron, tunç ve demirdendir. En
ilginçlerini, yanlışlıkla “Hitit Güneş Kursu” denen boğalı ve geyikli disklerin
oluşturduğu bu eserler halkın sosyal ve dinsel inanışları konusunda bilgiler
sağlar. Nitekim boğa ve geyik gibi hayvanlar sonraları önemli Hitit
tanrılarının kutsal hayvanları olarak görülecektir. Son derecede karmaşık ve
gelişkin dövme, teknikleriyle üretilmiş
bu eserler Anadolu halkının III. Bin yılın ikinci yarısı içinde ulaştığı yüksek
teknolojinin en canlı tanıklarıdırlar. Bu türde tunç ve değerli maden
buluntularına Alacahöyük mezarlarının sonları ile çağdaş olarak Alacahöyük
yakınındaki Kalınkaya, Eskiyapar, Amasya yakınındaki Mahmatlar, Tokat-Erbaa
yakınındaki Horoztepe ve Eskişehir yakınındaki Demircihöyük’ün mezarlığında rastlanmıştır.
Bunların yanında, Geç kalkolitik çağ da başlayan Karadeniz yöresi
madenciliğinin ilk tunç çağı boyunca faal olduğu saptanmıştır. Samsun’in Bafra
ilçesi yakınındaki İkiztepe’de mezar armağanı olarak ele geçirilen arsenikli
bakır alaşımlarından yapılmış ve bu yöreye özgü özellikleri ağır basan çok
sayıda silah, alet ve takı türleri metallürjinin bu yörede geç kalkolitik
çağdan itibaren başlayan köklü geçmişine tanıklık etmektedir.
Anlaşılacağı üzere ilk tunç çağının
ikinci yarısı içinde biri Troia ve Ege dünyası içinde, ötekiyse Orta Anadolu ve
Karadeniz bölgelerinde yer alan başlıca iki madencilik okulu söz konusudur.
Birbirleriyle ilişki kurduğu anlaşılan bu okullardan doğudakinin köken olarak,
bakır madeninin bol olduğu Merzifon, Tokat, Amasya yörelerine dayandığı ve
Alacahöyük’e de buradan gelen göçmenlerce taşındığı sanılır.
İlk Tunç Çağında yoğun bir biçimde
yerleşilmiş bölgelerden biri de Çukurova idi. Bu zamanda bölgenin Kuzey
Mezopotamya ve Suriye ile var olan sıkı ilişkisi giderek azalmış, bunun yerine
Anadolu üzerinden gelen yeni etkiler ön plana geçmiştir. III. Bin yılın
ortalarında Tarsus GÖzlükule yerel bir beyliğin korumalı bir yerleşme yeri
durumundadır. Burada her iki yanında evler dizili sokağıyla gelişmiş bir
planlama anlayışının varlığı anlaşılmaktadır. Kırmızı renkli el yapımı
çömlekler kullanan, bazen siyah yüzlü açkılı kaplarının yüzeyini kazıyıp içine
tebeşirimsi bir macun doldurarak yaptığı motiflerle bezeyen bu halk çarkta
biçimlendirilmiş Suriye mallarını tanıyorlardı; ancak II. V. Troia’dan çok iyi
tanınıa depas amphikypellon türü kaplar daha sevilen türlerdendi. Bu zamanda
komşu yumuktepe’de de iskan sürmekteydi.
İlk tunç çağı Amik (G-J) ovası
yerleşmelerinde birden bire elde yapılmış, çok iyi açkılı, siyah ya da kırmızı
renkli bir çanak çömlek türü ile seyyar ocaklar ortaya çıkar. Bunlar bölgenin
kuzeyden, Doğu Anadolu üzerinden gelen yabancı bir halkın göçüne sahne olduğunu
gösterir. Bu tür kapların Doğu Anadolu ve daha çok da Transkafkasya kökenli
olduğu anlaşılmaktadır. Aşağıda da değinileceği üzere, Doğu Anadolu İlk tunç
çağı için tipik olan ve Karaz ya da Khirbet Kerak da denen koyu yüzlü açkılı
çanak çömleklere Çukurova’da hiç rastlanmamıştır. Bu da III. Bin yılın
başlarında Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da derin izler bırakmış göç
hareketlerinden Çukurova’nın hiç etki almadığına işaret etmektedir.
Anadolu’da irili ufaklı birtakım beyliklerin
ortaya çıktığı ve esaslı bir devletleşme sürecine girildiği ilk tunç II dönemi
aynı zamanda bir gönenç ve zenginlik çağıdır. Hemen her konuda gelişmelere
sahne olan bu dönem Batı ve Güney Anadolu’da büyük bir yangın felaketiyle son
bulmuştur. II. Troia, Beycesultan, Aphrodisias, Ahlatlıbel, Alacahöyük, Polatlı
ve Tarsus’un yanışı ile Demircihöyük’ün tümüyle ıssızlaşması bu ortak felaketle
ilgili olmalıdır. Bu felaketten sonra yakılıp yıkılan kale ve köylere yeniden
yerleşilmemiş, yerleşme yerleri sayıca azalmıştır. Aynı dönemde Trakya ve
Balkanlardaki yerleşme yerlerinin de ıssızlaşması istilacıların Balkan
yarımadasından gelmiş olabileceklerini düşündürür. Bazen Hint-Avrupa kökenli
Luviler’in göçü ile ilgili görülen bu yıkımı izleyen yıllarda yeni gelenler
Güneybatı Anadolu’dan Çukurova’ya değin ilerlemişlerdir. Konya Ovası ve
Çukurova felaketten en çok zarar gören bölgelerin başında gelir. Bu olaylardan
hiç etkilenmeyen tek bölge ise Doğu Anadolu’dur.
2300 yıllarında ortaya çıkan bu geniş
kapsamlı felaketten sonra İlk tunç çağının sonuncu evresine girilir. Troia’nın
III-V. Tabakaları bu döneme ilişkindir. Geç II. Troia’nın son evrelerinin
yoksul bir uzantısından başka bir şey olmayan III. Troia’dan sonra, yapımına
2277 yıllarında başlanan IV. Troia’da kale olasılıkla en geniş durumuna
sokulmuş ve içine yan yana megaronlar inşa edilmişti. Bununla birlikte üç
tabakada da önceki dönemin özellikleri ufak tefek farklılıklarla devam
etmektedir. Boya bezeme yine son derecede azdır; yalnızca sığ kaselerin içi ya
da diplerinde görülen kırmızı boyalı haç motifi ilk tunç çağının sonlarına
ilişkin bir özelliktir. Yuvarlak gövdeli ve çark yapımı bu tür kaselere,
dönemin sonlarına doğru Orta ve Güney Anadolu’nun Polatlı, Mut-Kilisetepe,
Tarsus, Kusura, Beycesultan, Aphrodisias, Konya-Karahöyük, Alişar ve Kültepe
gibi pek çok yerleşme yerinde rastlanmaktadır. Hiçbir dikkat çekici gelişme
göstermeksizin 500-600 yıl kadar yaşayan bu üç köysel yerleşme birimi 1700
yıllarında son bulmuştur.
İlk tunç III döneminin sonlarında,
Kırklareli-Kanlıgeçit de, çapı 65 m yi bulan surla çevrili iç kale ile
eteklerindeki aşağı şehirden oluşan bir yerleşme yeri kurulmuştur. Sitadel
içinde birbirine koşut olarak yerleştirilmiş 3 megaron yer alır. Bunlardan en
büyüğü 7.20x15,50 m boyutlarındadır ve ortada bir ocağı bulunur. Trakya’nın
çobanlığa dayalı göçebe geleneklerine yabancı bir dünya görüşünün ürünü olan bu
sitadel II. Troia’dakinin biraz küçük bir kopyası gibidir. Bu ilginç kale ve
aşağı şehrin içbatı Anadolu kökenli insanlarca bir koloni olarak kurulduğu
düşünülür.
İlk tunç III döneminde Beycesultan
artık kalıplaşmış megaron planlı evleri, kırmızı ya da devetüyü renkte,
kimileri cilalı gaga ağızlı testileri ve çift kulplu kadeh gibi türlerle dikkat
çekicidir. Tarsus Gözlükule megaron planlı yapıları ve çark yapımı kırmızı
çanak çömleğiyle bir Batı Anadolu kültürü görünümünü almıştır. Bunun yanında
Suriye ile ilişkiler de sürmektedir. Çukurova, dönemin sonlarında boya bezemeli
çanak çömlekleriyle dikkati çeken yeni bir kültürün etkisi altına girmiştir.
II. Bin yılın başlarında Amik Ovası, İslahiye, Habur ve Malatya-Elazığ
yörelerinde ortaya çıkan boya bezemeli çanak çömlek kültürleriyle az ya da çok
ilişkili olan bu kültür asal olarak Doğu kökenli bir görünüm sunar.
Kızılırmak’ın batısında Bitik,
Gordion, Koçumbeli, Karaoğlan, Polatlı ve Yazırhöyük İlk Tunç III döneminde
yerleşmeler sahne olmuş merkezlerdendir. Kızılırmak’ın doğusunda Kültepe,
Alişar ve Boğazköy’den tanınan İlk tunç III kültürünün dikkat çekici özelliği
Alişar III ya da “Kappadokia boyalıları” denen çanak çömlekleridir. Elde
yapılmış bu kaplar devetüyü, krem ya da kırmızı renkte açkılı zemine koyu kahve
ya da siyah boyalı geometrik bezeklerle şenlendirilmiştir. Koşut çizgi
kümeleri, zigzaglar, eşkenar dörtgenler, satranç tahtası motifi ve dalgalı
çizgiler sevilen bezek öğeleridir. Çanaklarda bu bezeme ağız kenarının hemen
altındaki bir bant halindedir. Çömleklerde ise ağız kenarlarından gövdenin alt
kesimlerine doğru sarkıtılmıştır. Bu bölgede yerel olarak gelişen Alişar III
boyalı çanak çömleği genel olarak Kızılırmak’ın başlıca kollarından delice ırmak’ın
yataklarında, özellikle de Yerköy’den Kayseri’ye doğru uzanan bölgede yaygındır
ve Kültepe Karum II tabakasına değin azalarak kullanılmıştır. Orta Anadolu bu
çağda bir yandan Çukurova, öte yandan da batı Anadolu ile ilişkiler
geliştirmişti. Kültepe de bulunan Tarsus kökenli Suriye şişeleri ile batı
etkileri altında oluşmuş soyut mermer idoller bu erken ticaret ilişkilerinin
kanıtı olmalıdır.
Samsun yakınındaki İkiztepe bu
zamanda büyük çapta bir mezarlık haline dönüşmüştü. 200 yıldan fazla
kullanıldığı sanılan bu mezarlıkta cesetler, toprağa açılmış basit çukurlar
şeklindeki mezarlara, kolları iki yana gelmek üzere sırt üstü gömülmüştür.
Yanlarına tunçtan silahlar, aletler, takılar, pişmiş topraktan kadın
figürinleri, taş kolyeler, kap kacak vb. bırakılmıştır. Buna karşılık bebekler
çömlekler içine konarak ev içlerine gömülmüşlerdir. Antropolojik
incelemelerden, mezarlıkta yatanların Güney Rusya, Romanya ve Bulgaristan’da
yaşamış halkla aynı ırktan geldikleri, Alacahöyük ve Horoztepe’den tanınan Orta
Anadolu ırkından farklı oldukları anlaşılmaktadır.
Anadolu’nun öteki bölgelerinden hemen
hemen tümüyle farklı bir gelişim çizgisi izleyen Doğu Anadolu İlk tunç çağının başlarında
(3300) hala Kuzey Suriye ve Mezopotamya’nın etkisi altındaydı. Taş temel
üzerine kerpiç duvarlı, tek ya da çift odalı evlerde oturan bu halkın geçiminde
avcılığın da önemli bir yeri vardı. Koyu yüzlü açkılı, kaba el yapımı
çömleklerin yanında, Mezopotamya ve Suriye etkili, açık renkli ve çark yapımı
ince kaplar kullanıyorlardı. Bu evrenin en önde gelen merkezleri arasında,
Malatya-Elazığ yöresinde Arslantepe, Tepecik, Norşuntepe ve Korucutepe’nin
adları sayılabilir.
3100 yıllarına doğru Doğu Anadolu
kuzeydoğudan, olasılıkla aras ırmağı vadisi yönünden gelen yoğun bir göçmen
dalgasının etkisi altına girmeye başladı. Bunun sonucunda da doğu
Transkafkasya’dan İran Azerbaycanı’ndaki Urmiye Gölüne; batıda Divriği-Kangal
yörelerinden Malatya’ya güneyde de Kahramaraş ve Amik Ovasına değin yayılan
alanda geniş bir kültür bölgesi ortaya çıktı. Bölgenin ulaşıma çok zor olanak
tanıyan dağlık yapısına karşın ortak özellikleriyle dikkati çeken bu kültüre
“kura-Aras”, “Erke Transkafkasya”, “Khirbet Kerak”, “Karaz” ve “Doğu Anadolu
İlk Tunç Çağı” gibi değişik adlar verilmiştir. Doğu Anadolu’da bir nüfus patlamasına neden olan ve Hurrilerle
ilişkili görülen bu göçmenlerin bölgeye Transkafkasya’dan Kura ve Aras
ırmaklarının arasındaki yöreden gelmiş olmaları hiç de olanaksız değildir.
Bu büyük göçleri Doğu Anadolu
üzerindeki etkileri de büyük oldu. Yuvarlak ev ve çit-çamur tekniği gibi
önceden bilinmeyen yeni mimari özellikler ortaya çıktı. Çok sayıda parlak siyah
ve el yapımı çanak çömlek kullanmaya başlayan ilk tunç II dönemi halkları
kaplarını kabartma ya da oluklu bezeklerle süslüyordu. Bununla birlikte açık
zemin üzerine kırmızı boya bezemeli yeni bir tür belirmiştir ki, bu tümüyle
Elazığ-Malatya yöresine özgüdür.
Doğu anadluyu istila eden göçmenlerin
bir bölümü, olasılıkla Malatya, Kahramanmaraş ve Amik ovası yoluyla, İslahiye
ve Çukurova’ya uğramaksızın, Doğ AKDENİZ KIILARINA DOĞRU İNEREK, Ürdün
vadisindeki Khirbet Kerak’a değin ilerlediler; öte yandan da Doğu Anadolu’nun
hemen her köşesine yayıldılar. Van gölü havzası ile Muş, Malazgirt, Iğdır ve
Erzurum ovaları yoğun olarak iskan edildi. Van gölünün güneydoğu kıyısındaki
Dilkaya höyüğünde ortaya çıkarılan küçük köyde halk didörtgen ve yuvarlak
kerpiç evlerde yaşıyorlardı. Elazığ-Altınova’daki Pulur-Sakyol IX-X tabaka
yerleşme yeri yan yana dizilmiş ve radyal düzende yerleştirilen evlerden bir
koruma altına alınmıştı. Van Gölünün hemen doğusuda Erçek gölü kıyısındaki
Karagündüz Höyügünde de düzenli bir yerleşmenin izleri belirlendi.
2500 yıllarında başlayıp kabaca
2000’lerde son bulan ilk tunç III döneminde Norşuntepe, Tepecik, Korucutepe ve
etrafı bir surla çevrili Arslantepe (VID) gibi büyük merkezlerin yanında,
Elazığ ve Malatya yöresi ile tüm Doğu Anadolu7da irili ufaklı pek çok yerleşme
yeri ortaya çıkmıştı. Malatya yakınlarındaki Geinciktepe, Şemsiyetepe,
İmamoğlu, Köşkerbaba, Pirot ve İmikuşağı; Elazığ, Altınnova da Pulur, Han
İbrahim Şah ve Değirmentepe ilk tunç çağının kazılarak incelenen küçük yerleşme
birimleri arasındadır.
İlk tunç çağı doğu Anadolu’sunda
eskinin büyük kutsal alanlarının yerine yeni bir ev kültü ile karşılaşılır. Bir
ocak çevresine yoğunlaşan bu aile tapınaklarında at nalı biçimli kabartmalı
kutsal ocak ve sunaklar yer almaktadır. Bu türün en güzel örnekleri Elazığ
yakınlarındaki Pulur ve Korucutepe höyüklerinde ortay çıkarılmıştır. Kalıpla
yapılmış kabartmalı ve at nalı biçimli seyyar ocaklar bu kültürün çok geniş coğrafi
alanlara yayılmış en tipik örnekleri arasındadır. Anadolu’nun öteki
bölgelerindeki gibi metropol denilebilecek merkezler bu dönemin ortaya attığı
olgular arasındadır. Sözgelimi ilk tunç çağının sonlarında, Elazığ-Altınova
yöresinde eskinin küçük köyleri boşalmış, bunun yerine tüm ovayı denetleyebilen
Norşuntepe’de, saray olarak nitelendirilebilecek bir yapı ortaya çıkmıştı. Nufüs
yörenin tarımsal zenginliklerini koruyan 200 ton kapasiteli büyük depolara
sahip bu sarayın çevresinde toplanmaya başlamıştı. Türünün doğu anadolu’daki en
erken temsilcisi olan bu yapıda yörenin beyi yaşıyor olmalıydı.
III. bin yılın başlarından itibaren
tüm doğu Anadolu’yu etkisi altına almış görünen büyük göç hareketlerinden
Güneydoğu Anadolu, Toroslar’ın gerisindeki konumu nedeniyle fazla
etkilenmemiştir. Daha çok Suriye ve Mezopotamya kültürleriyle ilişkili bu
bölgede de, III. Bin yılın ikinci yarısı içinde, her biri korunmalı bir kenti
merkez edinmiş çok sayıda rakip prenslik belirmişti. Suriye’deki Tell
El-Mardikh (eski Ebla), Tel Brak ve Tell Leilan Irak’taki Tell Taya bunlardan
en tanınmışlarıdır. Türkiye’de de, Harran ovasındaki Harran, Şanlıurfa
yakınlarındaki Titriş ve Kazane höyüklerinin adları sayılabilir. Suriye’deki
Ebla da bulunan çivi yazılı belgelerden Harran’ın XXIVE. Yüzyıllarda bir
kraliçe tarafından yönetildiği anlaşılmaktadır.
Mezopotamya ile artan ilişkiler
sonucunda madencilik tekniklerinin çok geliştiği, altın, gümüş, bakır, tunç,
elektron ve hatta demirin bile ustalıkla işlenebildiği bu dönemde madenciliğin
gelişmesi uzmanlık gerektiren yeni meslek gruplarının belirmesine buna bağlı
olarak iş bölümüne dayanan kent yaşamının başlamasına neden olmuştu. Nüfus
şimdiye kadar hiç görülmemiş biçimde artmış yerleşim yerlerinin sayısı, kimi
yörelerde hemen hemen günümüz köylerinin sayısı ile eşitlenebilecek düzeye
yükselmişti. Daha çok alüvyonlu ovalarda kümelen bu yerleşim birimlerinin hemen
pek çoğu da önceki dönemlerde fazla uygulama alanı bulmamış surlara yer
verilmişti. Kalkolitik çağın huzurlu, sakin yaşamı son bulmuş, düşman
tehdidinin arttığı yeni bir dönem başlamıştı. Özel bir ibadet yeri olarak,
içinde tanrısal simgeler bulunan dinsel yapılar gelişimlerini sürdürmüştür.
Ancak dış görünümleri haa öteki yapılardan farklı değildir. Toplumun daha iyi
örgütlenebildiği bu çağda yöneticiler bir sınıf halinde ve güçlü bir biçimde
ortaya çıkmışlardı. Anadolu irili ufaklı pek çok beylik arasında paylaşılmıştı.
Giderek gelişen bu beylik düzenin zorunlu bir sonucu olarak küçük tarımsal
yerleşmelerin çoğu, ekonomik bağımsızlıklarını kent merkezleri aleyhine
bırakmak zorunda kalmışlardır.
ORTA TUNÇ ÇAĞI: PRESLER VE TÜCCARLAR
İkinci binyılın başlarında tunç
çağının orta evresine girilir. Anadolu yarımadasına büyük ve etkileyici hiçbir
göç dalgasının gelmediği bu çağ ilk tunç II döneminin sonlarından beri
belirmeye başlayan sosyal ve siyasal gelişmelerin bir sonucudur.
Anadolu bu dönemde irili ufaklı
birçok beylik arasında paylaşılmıştı. Beyler arasında sık sık çatışmalar çıkıyor,
kimileri zamanla daha güçsüz olanları egemenlikleri altına alma başarısını
gösteriyordu. Henüz güçlü bir merkezi otoriteye ulaşılabilmiş değildi. Bu
beyliklerden adını beli bildiğimiz en önemlileri Neşa (Kaniş), Mama, Kuşşara,
Puruşhanda, Urşu, Landa, Zalpa, Şalativara ve Hattuş’dur.
Orta Tunç Çağı, Anadolusunda en çarpıcı
özelliği Mezopotamya ile başlayan çok sıkı ve örgütlü bir ticaret ilişkisi,
bunun sonucunda da yazının ortaya çıkmış oluşudur. Kabaca XX. Yüzyılın
ortalarında XVIII. Yüzyılın ortalarına değin sürmüş görünen bu örgütlü ticaret
dönemine “Asur ticaret Kolonileri Çağı” ya da yalnızca “Koloni Çağı” denir.
Anadolu ile Mezopotamya ve Kuzey
Suriye arasında, kökleri çanak çömleksiz Neolitik çağın obsidyen ticaretine
değin uzanan çok eski bir ilişkinin varlığını görmüştük; ancak, obsidyen
ticaretinden başlayarak maden maden ticaretine doğru gelişen sistem bu kez ters
yönde işlemeye başlamıştı. Şimdi gereksinim duyulan maddelerin başında kalay
geliyordu. Tunç silah, alet ve süs eşyalarının yapımı için gerekli olan bu
maden Anadolu’da fazla bulunmuyordu. Önceki dönemlerde kalayın yerine
kullanılan arsenik ise sağlıksız ve insan yaşamı için çok tehlikeliydi. Artık
sitadellerdeki görkemli saraylarda lüks içinde yaşamaya alışmış bulunan Anadolu
beylerinin gereksinim duyduğu kalay madeninin pazarlanması işini ise Asurlu tüccarlar
yüklenmişlerdi. 200-250 merkepten oluşan kervanlar ya Kahramanmaraş-Elbistan
ovası üzerinden ya da Ergani-Maden Geçidi ile Toroslar’ı, Malatya yakınlarında
da Fırat’ı aşıp Tohma Çayı vadisi boyunca ilerleyerek Kültepe’ye varıyorlardı.
Anadolu’ya kalayın yanında, güneyin beğenisine göre dokunmuş ince kumaşlar da
getiriyorlardı. Bunların karşılığında ise altın, gümüş ve değerli taşlar
götürüyorlardı.
Kültepe’de bulunan limmu adlarına
göre 1970 yıllarına doğru başlayan bu yeni ticari düzenle ilişkili olarak Anadolu’da
Asurca Karum (anlamı liman) denen pek çok Pazar yeri kurulmuştu. Bunlardan en
ünik ise Kanis dekiydi. Burası tüm Karumların da merkezi durumundaydı. Bugün
Kayseri yakınındaki Kültepe’de yer alan Kaniş aynı zamanda güçlü bir Hatti
beyliğinin de merkeziydi. Kimileri Zipani, İnar, Varsuma, Pithana ve Zuzu gibi
adlar taşıyan beyler daha yüksek eski bir höyük üzerindeki saraylarda içlerinde
Anadolulu kişilerin de bulunduğu tüccarlar ise bu tepenin eteğindeki aşağı
kentte yaşıyorlardı. Çevresi güçlü surlarla kuşatılmış olan kentin çapı 3 km yi
buluyordu. Asurlu tüccarlar ve yerli halk ayrı mahallelerde yaşıyorlardı. Orta
Anadolu da daha sonraları Hitit devletinin başkenti olacak Hattuş’ta
(Boğazköy), Alişar, Aksaray yakınlarındaki Acemhöyük, Konya’da Karahöyük ve
belki de Kırşehir’in Kaman ilçesi yakınlarındaki Kalehöyük’te de Karumlar
kurulmuştu. Bunlardan başka, Şamuha, Buruş-hattum, Durhumit, Tawinia, Hahhum,
Hurama, Şupillia, Nihria, Urşu, Zalpa, Wahşuşana, Timilkia ve Tamnia adlı Karumların
adları geçmektedir. Asurdan Orta anadoluya uzanan uzun ve zahmetli yol üzerinde
ise Asurca wabartum (anlamı konuk) denen küçük konaklama birimleri kurulmuştu.
Bu sonuncular arasında Kuşşara, Ankuva (Alişar?), Karahna, Mama, Badna,
Salatuar, Hanakna, Şamuha, Zalpa, Kuburnat, Tismurna, Upi, Zipishuna, Ulama,
Waşhania ve tuhpia’nın adı geçmektedir. Karum ve wabartum’ların sayıları 50’yi
bulmaktaydı.
Kültepe’de 1948 yılından beri yapılan
kazılar Asurlu tüccarlar hakkında oldukça yoğun bili sağlamıştır. Asur
devletine, yasalarına, kendi görenek ve dillerine bağlı kalan tüccarlar yerli
Anadolu türü evlerde yaşıyorlar, gündelik işlerinde de aynı türde eşyalar
kullanıyorlardı. Yalnızca dilleri, yazıları, ölü gömme gelenekleri ve silindir
biçimli mühürleri farklıydı. İki katlı tüccar evlerinin alt katlarında yazışmalarla
ilgili çivi yazılı kil tablet depoları vardı.
Kültepe yani Kaniş Karum’unda şimdiye
değin sayıları 20.000 e yaklaşan tablet bulunmuştur. Anadolu’ya Asurlu
tüccarlarca getirip koloni çağının sonlarına değin kullanılan eski Asur dili ve
yazısıyla kaleme alınmış bu belgeler, Anadolu halkları ile Asurlu tüccarlar
arasındaki ticari mukaveleler, mahkeme kararları, evlat edinme, evlenme,
boşanma, köle ticareti, miras ve hatta tüccarların özel yaşamlarına ilişkin
konuları içerir.
Kültepe’deki Pazar yerinde dört
tabaka saptanmıştır. Yazılı belgeler son iki tabakada (II-Ib) ele
geçirilmiştir. Bunlardan daha zengin olan ilki (Karum II) 1850 yıllarında büyük
bir yangınla son bulmuştur. Kırk elli yıllık bir aradan sonra yeniden iskan
edilen ve 40-50 yıldan fazla sürmediği anlaşılan ikincisi (Karum Ib) ise Asur
kralı I. Şamşi-Adad (1809-176) ile çağdaştır. Eskiye kıyasla Mezopotamya ile
ticari ilişkilerin azaldığı ve Anadolu içindeki bakır ticaretinin ön plana
geçtiği bu dönem Hitit kültürünün biçimlenmeye başlaması açısından önem taşır.
Anadolu’nun yazıyı tanımasına neden olan bu dönemde, İlk tunç çağının
ortalarından beri gelişen Orta Anadolu kültürü doruk noktaya ulaşmıştır.
Kültepe, Acemhöyük, Konya Karahöyük, Alişar, Alacahöyük ve Boğazköy den bilinen
bu parlak dönemin görkemli saray mimarisi, Aksaray yakınlarındaki Acemhöyük de ortaya
çıkarılmıştır. Alt katında en azından 70-80 mekanı bulunan bu saraylar iki
katlıdır. İçinde yerel beylerin lüks içinde yaşadığı bu büyük küllelerin
Anadolulu mimarlarca, yerli geleneklere göre inşa edildikleri bu yöreye özgü
mimarlık sistemlerinden anlaşılmaktadır. Kömürleşmiş eski ağaçların
halkalarıyla yapılan dendrokonolojik çalışmalar bu sarayların kabaca 1800
yılarına ait olduğunu gösterir.
Koloni çağının en çarpıcı sanat
eserleri arasında silindir ve damga mühürler ile eski taş idollerin yerini alan
damga mühürler ile eski taş idollerin yerini alan kurşun figürinler
sayılabilir. Bunun yanında çanak çömlek sanatı da çok gelişmişti. Parlak et
kırmızısı renkteki kapların çoğu madeni kapların taklididir. En sevilen
biçimler arasında çaydanlık denen emzikli kaplar, meyvelikler ve gagaları
hayvan biçimli testiler sayılabilir. Kimi örneklerde “signe royal” dene
baskılara yer verilmiştir. Hayvan biçimli içki kapları (rhyton) ya tam bir
hayvan ya da yalnızca baş olarak yapılmıştır. Hitit seramik sanatının kaynağı
özellikle Koloni çağının geç evresinde beliren çanak çömleklerde bulunabilir.
Kültepe çanak çömlekleri biçim ve teknik açısından Önasya seramik sanatı
arasında önemli bir yere sahiptir. Bu dönem sanatçıları kilden kapların
yanında, işlenmesi son derecede zor dağ kristali ile obsidiyen vazolar ve
hayvan heykelcikleri de yapabilmişlerdi.
Koloni çağının son evresinde Kültepe
Pazar yeri, Orta Anadolu’daki pek çok yerleşme yeriyle birlikte 1750 yıllarında
bir yangınla son buldu. Olasılıkla yerli beylerin bir iç hesaplaşması sonucu
çıkan bu olaylardan sonra Hitit Devleti belirmeye başladı.
Bu çağda Batı Anadolu’da da çeşitli
beylikler ortaya çıkmıştı. Bunlar zaman zaman Arzawa ve Assuva gibi adlar
altında konfederasyonlar oluşturmuşlardı. Beycesultan Höyüğünün V. Tabakasında
kısmen ortaya çıkarılan saradan anlaşılacağı üzere, Batı Anadolu beyleri bu
zamanda çevresi revaklı avlular etrafında gruplandırılmış, Grit’teki çağdaş
Minos saraylarını andıran görkemli mimari komplekslerde oturuyorlardı. Bir
yandan Ege Denizi aracılığıyla Batı dünyası, öte yandan da Orta Anadolu ile
ilişkiler kurabilmişlerdi. Şimdi Gediz Irmağının taşıdığı alüvyonla yüzünden
denizden bir hayli içerde kalmış bulunan, İzmir’in kuzeyindeki Panaztepe ile
aynı acı sonu paylaşan VI. Troia ve Denizli’nin Çivril ilçesi yakınındaki
Beycesultan Höyüğü en önemli merkezler arasındadır.
Anadolu’nun yazı ile tanıştığı Koloni
Çağının hemen sonrasında kuzeybatı Anadolu da Çanakkale yakınındaki Troia
beyliği en güçlü dönemlerini yaşamaya başlamıştı. 1700 yıllarına doğu VI.
Troia’da inşasına başlanmış olan 200 m çapındaki yeni sitadel örcekilerle
kıyaslanmayacak denli büyük v görkemliydi. Yükseklikleri 7 m yi aşan testere
dişi biçimindeki sur kulelerle güçlendirilmişti. İç kısımda, son derecede
özenli bir taş işçiliğine sahip, iki katlı bağımsız yapılar yükseliyordu. Bunun
eteklerinde de büyük bir aşağı şehir kurulmuştu. Bir beylik merkezi
görünümündeki VI. Troia kenti 1250 yıllarına doğru son buldu. Miken-Aka
krallıklarının en güçlü döneminde yıkılmış olan bu kalenin Homeros’un sözünü
ettiği Troia Savaşları ile ilgili olduğu düşünülür.
Orta ve Batı Anadolu’da bu gelişmeler
oluşurken Orta Tunç Çağında Doğu Anadolu’da farklı bir süreç yaşanmaktaydı.
III. Binyılın sonlarında Elazığ-Malatya bölgesindeki yerleşme yerlerinden
önemli bir bölümü ağır bir yangınla tahrip görmüş ve hemen hemen tümüyle
ıssızlaşmıştı. Bunun yanında Van, Erzurum, Kars bölgeleri ve hatta tüm Doğu
Anadolu ve Transkafkasya’da höyük tipi yerleşmeler bin yıl kadar süreyle terk
edilmiş, ekonomide küçük baş hayvan besiciliği ve bununla ilişkili olarak
göçebe-aşiret düzenine geçilmişti. Yerleşik yaşamın kesintiye uğradığı bu yeni
dönemde aşiret beylerinin giderek artan zenginlik ve güçleri günümüze kalmış
kurgan türü mezar anıtları ile bunlar içinde ele geçirilen engin mezar
armağanlarından anlaşılmaktadır. Kuzeydoğu Anadolu’da özellikle Doğu beyazıt,
Kars ve Ardahan yörelerinde rastlanan, Türkiye dışında da daha çok
Gürcistan’daki Trialeti den tanınan bu türde mezarlarda ceset toprağa açılmış
büyük bir çukura ya da taştan inşa edilmiş küçük bir oay gömülüp üzerine taş ya
da topraktan yuvarlak bir tepe oluşturuluyordu.
Orta Tunç Çağı Doğu Anadolu’daki en
önemli yeniliklerden biri de boya bezemeli çanak çömlekleridir. İlk tunç çağının
genellikle parlak siyah renkli ve yapımı mallarının aksine kaplar çok canlı bir
biçimde, önceleri parlak kırmızı üzerine siyah, sonraları da daha fazla sayıda
renk kullanılarak dekore edilmişti. Daha çok iri çanak çömlekler üzerine
uygulanan bu dekorasyonun en sevilen öğeleri içi kafesli üçgen dizileri,
girlantlar ve su kuşlarıdır.
II. binyılın başlarından itibaren
toplumsal örgütlenme süreci Güneydoğu Anadolu’da da hızlanmış, etkili devlet
yapıları belirmeye başlamıştı. Yerel krallıklar bölgenin denetimini ele
geçirmek üzere savaşım içindeydi. Merkezi Halep ve bir süre de Alalah olmak
üzere (Tell Açana) 20 küçük krallığın bir birlik halinde oluşturduğu Yamhad
Krallığı Sami kökenli bir ailenin yönetimi altındaydı. Bu krallığın en güçlü
hükümdarlarından biri Babil kralı Hammurabi ve Mari krali Zimrilim’in çağdaşı
olan Yarim-Lim idi. Bu zamanda, bir süre krallığa başkentlik yapmış bulunan
Antakya yakınlarındaki Alalah ile İslahiye yakınlarındaki Tilmen höyük önemli
merkezler arasındaydı. Her iki kentte de XVIII. Yüzyılda, gerek plan ve gerekse
mimari teknik açılarından birbirlerine çok benzeyen görkemli saraylar inşa
edilmişti. Bunlardan ilki farklı yükseklikteki üç teras üzerine kuruludur.
Kuzeyde törensel bir işleve sahip olan kanat üç katlıdır. Ortada iki katlı bir
başka kanat bulunmaktadır. Bu iki yapı grubunu, ortadaki büyük bir avlu
birleştirmektedir. Kuzeydeki resmi kesimde duvarların alt yüzleri basalt
ortostatlarla kaplanmıştır. Bu, daha sonra Hititler’in çok geliştirecekleri
mimari bir yenilikti. Ana kabul mekanı kuzey uçtaydı. Çatısı bir direkle
desteklenen bu salona bir portikten geçilerek girilebilmekteydi. Güneydeki iki
katlı kanadın üst katında, duvarları çağdaş Girit saraylarındakine benzeyen,
fresklerle süslü bir salon bulunmaktaydı. Bu bölümün güneyindeki tek katlı oda
grupları sarayın servis hizmetleriyle ilişkiliydi. Bu saray eski Hitit kralı I.
Hattuşili tarafından yakılıp yıkıldı.
Anadolu’da merkezi bir devlete doğru
ilk adımlar, kökeni orta Anadolu’daki Kuşşara kentine dayanan Pithana oğlu
Anitta (1750) ile atıldı. Neşa, Zalpa ve Hattuş’u eline geçiren Anitta
kendisini “büyük kral” unvanını taşıyacak kadar güçlü hissediyordu. Bu kralın
kendisine başkent yaptığı Neşa yani Kültepe höyüğündeki bir sarayda bulunan
tunç mızrak ucu üzerinde “kral Anitta’nın sarayı” yazılıdır.
Anitta’dan bir süre sonra, aynı soydan
gelen Kuşşaralı Labarna’nın eski bir Hatti beylik merkezi olan Hattuş’u başkent
yapıp, kente Hattuşa, kendine de Hattuşalı anlamına gelen Hattuşili (1650-1620)
adını vermesiyle Hitit Devleti resmen kurulur.
Hitit devletinin ortaya çıkmaya
başladığı zamanda Anadolu’da farklı diller konuşan pek çok halk yaşamaktaydı.
Bunlardan yerli Anadolulu oldukları kabul edilen Hattiler Kızılırmak yayı
içindeki bölgeye dağılmışlardı. Hakkında yeterli bilgi bulunmayan dilleri,
bilinen dil ailelerinden hiç birine dahil değildi. Hurrice’yi andırıyordu.
Hemen hemen aynı bölgeyi paylaşan bir başka grup hititler’di. Dilleri
Hint-Avrupa kökenine dayanıyordu. Hititlerin kökeni konusunda fazla bilgi
yoktur. Anadolu’ya bir göçle dışarıdan mı geldiler? Bu göç nereden ve hangi tarihte
oldu? Bu soruların yanıtları doyurucu belgeleriyle verilebilmiş değildir. İlk
Tunç II döneminin sonlarında Alacahöyük ün zengin mezarlarında yatan beylerin
Hititler in ataları olabileceği ve Kızılırmak kavsi içinde Kafkasya üzerinden
geldikleri düşünülmektedir. Küçük bir grup olması gereken bu insanlar
Anadolu’ya beraberlerinden yalnızca Kuzey Kafkasya bozkırlarına özgü bir gömü
biçimi getirmişler; geliş yolları üzerinde ise en ufak bir iz bırakmamışlardı.
Bu görüşü savunanlar, güçlerini Hint-Avrupa kökenli insanların Karadenizin
kuzeyinde Ukrayna da bir anavatanları olduğu; en erken dilin burada yaşayan
göçebe atlı kavimlerce konuşulduğu varsayımından almaktadırlar.Ancak bu, sağlam
arkeolojik kanıtlardan çok lengüistik veriler üzerine kurulmuş soyut projekiyonlara
ve sanal nüfus hareketlerine dayanan bir görüştür. Bununla ilişkili olarak da
son yıllarda bu anavatanın Güneydoğu Anadolu olduğu ve bu dilin tarımın yayılmasıyla
birlikte yaygınlaştığı görüşleri ileri sürülmüştür. En erken tarım
etkinliklerinin Güneydoğu Anadolu ve çevresinde ortaya çıktığına yukarıda
değinmiştik. Bu nedenle Hint-Avrupa karakterli bir dilleri olan Hititler’in
Orta Anadolulu bir kökenleri olduğu ve İlk Tunç II döneminin sonlarından beri
başlayan gelişmeler sonucunda, devlet kurma sanatını da bu bölgede öğrenmiş
olabilecekleri olasılığı göz ardı edilmemelidir. Çünkü doğudan gelen bir Hitit
göçüne ilişkin en küçük bir kanıt yoktur. Hititler’in kuzey kuzeybatısında,
Kastamonu, Safranbolu çevresinde Pala dili konuşuluyordu. Bu dil de Hint-Avrupa
kökenliydi.
II. binyılın ilk yarısı içinde
Anadolu’da varlığını giderek daha çok duyurmaya başlayan bir başka halk kütlesi
de Hurriler’di. Çivi yazılı belgelerde adlarına III. Binyılın sonlarında
rastlanmaya başlanan bu kütlenin doğu anadoluya ilk tunç çağ kültünü getiren
Kura araş bölgesi halkları olduğu düşünülür. Hint Avrupa ve sami gruplarından
tümüyle farklı, kendine özgü bir dil olan Hurca’nın kuzeydoğu Kafkas dilleriyle
akrabalığı bu görüşü güçlendirir. Bu dil daha sonra ortay çıkacak Urartuca ile
akrabaydı.
II. binyılda Hititler ve Palalar gibi
Hint-Avrupalı bir diğer kütle ise daha çok yarımadanın batı, güney ve güneybatı
bölgelerine yayılmış görünen Luviler’di. Bu halkın Anadolu’ya 2300 yıllarına
doğru Balkanlar üzerinden girdiği kabul edilir; ancak böyle bir göç tartışma
konusudur. Çünkü bu görüş de hint-Avrupalıların Anadolu’ya Karadeniz’in
kuzeyindeki sanal anavatandan geldikleri varsayımı ile ilişkilidir. Hitit
Krallığı üzerinde giderek önemli bir rol oynayan bu dil “Hitit Hiyeroglif”
yazısı adıyla Hitit krallarının anıtsal yazıtlarında I. Binyılın içlerine değin
kullanılmıştır.
Farklı ırktan insanların yaşadığı,
farklı dillerin konuşulduğu Anadolu’da, Hititler’in küçük bir beylikten giderek
merkezi bir devlete doğru adımlar atmış olmaları büyük sonuçlara yol açacak bir
gelişmeydi. Hattuşa’yı başkent yapa I. Hattuşili (1600’ler) ile birlikte Eski
Hitit Devleti hızlı bir biçimde gelişmeye başlar. İlk hedef Kuzey Suriye’ydi.
Yarim-Lim’in başkenti Alalah ele geçirilerek daha ileri hareketlar için büyük
bir avantaj elde edildi. Fırat’a doğru ilerleyerek Malatya yakınında nehrin
karşı kıyısına geçti. Batı Anadolu’daki Arzawa Ülkesi zaptedildi. Kuzey
Suriye’ye doğru düzenlenen bu seferler sırasında Hititler eski Babil yazısından
geliştirdikleri Hitit yazısını öğrendiler. Bunu izleyen torunu I. Murşili
döneminde Halep Hitit Devletinin sınırları içine sokuldu; babil fethedildi
(1595). Böylelikle Hititler kısa sürede Yakın Doğunun etkin siyasal güçlerinden
biri olarak adlarını duyurdular. Eski Hitit devletinin genişlemesi I. Murşili
nin bir entrika sonucu öldürülmesiyle son buldu. Bu olay Hitit kral ailesi
arasında çekişmelere yol açtı ve sonuçta ülke zayıfladı. Entrika ve
karışıklıklara, kimlerin ve nasıl tahta çıkacağı konularına yeni bir düzen
veren Telepinu (1525-1500) son verdi; ancak Hitit tahtındaki karışıklıklar bir
süre daha sürdü gitti.
Hitit devleti feodal ve teokratik
karakterliydi. Başta Tabarna denen kral ve Tavananna (egemen kraliçe) unvanını
taşıyan devlet ve kült işlerinde yasal bir yeri olan kraliçe bulunmaktaydı.
Kralın mutlak, tek başına karar verme yetkisi panku(ş) denen bir soylular
meclisi tarafından sınırlanmıştı. Bu meclis gerektiğinde suçlu bir hükümdarı
uyarabilirdi. Bu kurum sonradan kaldırıldı.
I. Hattuşili döneminden itibaren
gelişmeye başlayan Eski Hitit kültürünün kökleri Asur Ticaret Kolonileri Çağına
özellikle bu çağın son evresine uzanır; ancak döneme özgü özellikler de az
değildir. Anadolu’da Eski Hitit
kültürünün iyi bir biçimde temsil
edildiği merkezler arasında Bağazköy, Alişar, Alacahöyük, Eskiyapar,
İnandıktepe ve İmikuşağı’nın adları sayılabilir. Bunlardan son üçü birer kült
merkezi olarak ilgi çekicidir. İçlerinde kutsal alanlar bulunan bu merkezlerde
çok zengin buluntulara rastlanmıştır.
Ankara’nın 109 km. kuzeyinde, bugünkü
Ankara-Çankırı yolu üzerinde yer alan İnandıktepe’de Fırtına tanrısına ait bir
tapınak vardır. Merkezi bölümü geç devir inşaatlarından tahrip gören tapınağın
depolarında tanrının kutsal hayvanı boğalara ait pişmiş topraktan heykellerle
87 cm. yüksekliğinde ve kabartmalarla süslü bir kült vazosu Ankara
yakınlarındaki Bitik, Çorum’da Boğazköy, Eskiyapar ve Hüseyindede, Yozgat’ta
Alişar, Kırşehir’de Kaman-Kalehöyük, Elbistan’da Karahöyük, İmikuşağı vb.
höyüklerde rastlanmıştır. Ub vazo kabartmaları 13. Yüzyıldaki anıtsal Hitit
kaya kabartmalarının öncüleridirler. Bunların yanında yükseklikleri 1 m ye
ulaşan çift boğa heykelleri oldukça naturalist biçemleriyle dikkat çekicidir.
Bu dönem çanak çömlekleri genellikle çark yapımı, et kırmızısı renkte ve parlak
açkılıdır. Biçimler arasında en sık rastlananlar ise iri vazolar ve gaga ağızlı
testilerdir.
Fırat’ın doğu kıyısında ve Malatya yakınlarındaki
İmikuşağı hem Eski Hitit kültürünün XVII. Yüzyılın sonları ve XVI. Yüzyılın başlarından
itibaren doğu Anadolu’ya yayılmış olduğunu göstermesi ve hem de surlarla
kuşatılmış bir kült merkezi oluşu açısından önem taşır. Kuleyle korunan anıtsal
bir kapılma girilebilen bu küçük merkezin içinde taş duvarlı bir tapınak ve
bununla ilgili depolar ile mekanlar yer alır. Cella, içinde büyük ocak bulunan
bağısız tek bir mekandan oluşur. Bunun güneyinde, biri kent suruna yapışık
olarak inşa edilmiş iki depo bulunur. Burada, üzerlerinde “signe royal”
baskıları bulunan pişmiş topraktan çok sayıda iri vazo, matara ve testi ele
geçirilmiştir. Kutsal mekanlarda bulunan kabartmalı vazo parçaları ile dinsel
törenlerde kullanılan ve Hititlerin bibru dediği hayvan biçimli rhytonlar
İmikuşağı’nın en çarpıcı özellikleri arasındadır. Kartal başı, boğa başı ya da
ayakları üzerine çökmüş geyik ve boğa biçimli bir rhytonlardan biri, antilop,
tavşan ve at gibi hayvanlara ait kabartmalarla bezelidir. Eski Hitit döneminde
bu türde kutsal kaplar çoğu kez gümüş ve altın gibi madenlerden yapılmıştır.
Kökleri kloni çağına uzanmakla birlikte,
eski Hitit kültürü aslında kendi öncesindeki Anadolu uygarlıklarının
özümlenmesi ve ustalıkla bir sentezi sayılabilir. Bunun yanında
Suriye-mezopotamya ilişkileri özellikle din ve ikonografide kendini belli eder.
Örneğin bu dönemde belirmeye başlayan tanrılar hiyerarşisi Mezopotamya, kimi
zengin mitolojik motifler de Suriye etkilerinin sonucudur. Bununla birlikte dış
dünyadan gelen yabancı etkiler oldukça azdır.
Güney doğu
ve doğu Anadolu’nun aksine Orta anadoluda erken Kalkholitik dönemde Neolitik
seramik geleneği devam eder. Kırmızı renkli yüzeye açık kirem rengi yapılan
bezemeler ortaya çıkar. Bu dönemin tipik çanak çömlekleri arasında Hacılar ve
Can Hasan yerleşimlerinin ki sayılabilir. Yunanistan’daki neolitik Sesklo ve
ile Bulgaristan’daki Karanovo Kültürünün Hacılar’dan etkilendiği ve hacıların fantastik bezeme ögelerini kullandıkları
düşünülmektedir.
Orta
kalkholitikte İç Anadolu, Suriye ve
Mezopotamya arasında bir kültür alışverişi gözlemlenmemektedir. Bu dönemde İç
Anadolu’da el yapımı koyu renkli çanak çömlekler üretilmiştir. Erken
kalkholitiğin açık ve yuvarlak hatlı
kapları yerlerini köşeli, keskin hatlı,
omurgalı ve yüksek boyunlu çömleklere bırakır. Bu tür formlar Balkan Vinca
kültüründen de bilinmektedir. Boya bezemenin yerini ise inkrüstasyon tekniğinde
bezeme alır. Yozgat yakınlarında Alişar, Çorum yakınlarında Büyük Güllücek,
Niğde’de Gelveri ve Kırklareli’nde Aşağıpınar söz konusu çanak çömleğin
üretildiği yerler arasındadır.
Buna karşın
Ege Denizinde’ndeki ada kültürleri, Batı Anadolu’da sürdürülen yaşam biçimiyle
çanak çömlek geleneğinden etkilenerek sonraları Girit ve Kara Yunanistan’da
oluşacak Ege Uygarlıklarının temelini atar. Suda ulaşım konusundaki yeni
gelişmelerden yararlanılarak bölgeler arası kültür alışverişinin yeni bir
boyuta varması da aynı döneme rastlamaktadır. Yönlendirilebilen tekneler de ilk
kez bu dönemde üretilmeye başlar.
Orta
kalkholitikte yaygın olan kum katkılı, turnette şekillendirilmiş, yüzeyi kabaca
sıvazlanıp düzeltilen ve perdahlanmayan kaplar Obaid kültürünün ürünleridir.
Kirli beyaz yda zeytin yeşili rente olan bu kaplar kahveremgimsi veya morumsu
boya ile bezenir. Yuvarlak hatlı şişkin karınlı kaplçömlekler üzerine genelde
basit geometrik ve çizgisel bezekler yapılır. Ender olarak sitilize bitki
motifleri görülür. Bu dönemde özensizce üretilen yayvan kaseler de üretilmeye
başlar. Obeid kültürü sonlarında bu kapların standartlaştığı görülür. Coba
kaseleri adını alan bu kaseler Mezopotamyada tapınak işcilerine dağıtılan
tayının ölçülü dağıtılmasında kullanılmış olmalıdır. Bu dönmede mezopotamyada
sulu tarıma geçilmiş ve artı ürünün tapınak işcilerine emek karşılığı
dağıtılmış olabileceği düşünülmektedir. 3800-3500 lerde Obeid kültürü yerini
Uruk Kültürüne bırakır.
MÖ. 4.
Binyılda Mezopotamya, Güneydoğu ve Doğu Anadolu’da boyalı çanak çömlek yavaş
yavaş ortadan kalkar. Bu durum söz konusu bölgelere yayılan Uruk Kültürü’nün
ortaya çıkması ile açıklanabilir. MÖ.3700-3300 Güney, Güneydoğu ve Doğu
Anadolu’da yayılan Güney Mezopotamya’nın
URUK kültürü üç evreye ayrılmaktadır. Örneğin Tepe Gavra’da yoğun biçimde araştırılan
Erken Uruk(Uruk I)Kültürü Güney
Mezopotamya’da gelişmiştir. Buna karşın Orta Uruk Güneydoğu Anadolu’da Fırat
Nehrinin Kenarında bulunan yerleşmelere yayılmıştır. Geç Kalkholitikten Erken
Tunç’a geçişi yansıtan Geç Uruk (3200-3000) Goğu Anadolu’da Malatya- Aslantepe’de
Elazığ Keban Bölgesi’nde ve Güneydoğu Anadolu’nun Hassek höyük gibi
yerleşimlerinde tespit edilmiştir. Bu yerleşmelerde bazı yerel özelliklerin
geliştirildiği, ayrıca bağımsız bir yönetimin de bulunduğu anlaşılmaktadır.
Uruk I
evresinde ilk kez kent kavramı ortaya çıkmaya başlar. Nüfusun ve üretimin
artmasıyla daha fazla üretilen çanak çömleklerin kısa sürede daha fazla
üretilmesi gerekmiştir. Bu da kilin niteliğini etkilemiş, katkı maddesi olarak
saman da kullanılmaya başlamıştır. Hamura katılan saman fırınlama süresini
kısaltmış, böylece yüksek ısıya duyulan gereksinim azalmıştır. İlk kez çark
kullanımı başlamış, kap üretimi açı alanlara taşınmıştır. Bu alanlarda farklı
ustalar tarafından üretilen çanak çömlekler bir arada kurutuldukları için
karışmalarını önlemek amacı ile çömlekçi işaretleri de kullanılmaya
başlamıştır. Uruk seramiği açık renkli ve monokromdur. Kapların üzerinde zaman
zaman astar da görülür. Açık renkli kapların yanı sıra Kırmızı yada gri renkli
çanak çömleklerde üretilmiştir. Tipik uruk kap formları arasında devrik ağızlı
kaseler, emzik ve akıtacaklı çömlekler (bunların gödeye yerleştirilme durumları
tarihleme kıstası olarak kültürün hangi evresine ait olduklarını belirler.) ip
tutamaklı çömlekler ve kaideli kaplar yer alır.
Anadolu
Yarımadası’nın batısındaki yerleşmeler bu dönemde köy görünümlerinden
korumuşlardır. Geç Kalkholitik’te Batı Anadolu’da el yapımı, siyah açkılı ve
beyaz boya bezekli bir kap gurubu ortaya çıkar. Bu gurubun formaları küçük
çanak ya da maşrapalar ve Güneydoğu Avrupa bezeme öğelerini yansıtan
testilerden oluşur. Bu kaplar Denizli Beycesultan, Çorum Büyükgüllücek ve
samsun İkiztepe’de ele
geçmiştir. Kızılırmak havzasında ise bu
tip kaplara pek rastlanmaz. Anadolunu Ege Kıyılarında ise Orta Kalkholtik
geleneği yansıtan açkı bezekli çanak çömlekler bulunur. Butip kaplar Chios’taki
Emporio yerleşmesinde de ele geçmiştir. Siyah açkılı inkrustasyon bezeli
kapların Aşağı Tuna havzası ve Balkanlardan geldiği öne sürülmektedir.
MÖ. 4.bin
sonlarında sona eren Uruk kültüründen hemen sonra Anadolu’da ETÇ , Mezopotamya’da ise Er Hanedan (jemdet
Nasır) dönemi başlar.
MEZOLİTİK/EPİ-PALEOLİTİK
Üst Paleolitik Çağ iklim kuşaklarının
14 bin yıl kadar önce dünyanın her yerinde yer değiştirmesiyle bir anlamda
doğal çevre yeniden biçimlenir. Kuzey enlemlerinde buzulların erimesi, yavaş da
olsa deniz seviyelerinin yükselmesine ve hakim rüzgar yönlerini belirleyen
alçak ve yüksek basınç merkezlerinin de yer değiştirmesine neden olur. Bu
gelişmeyle yağış getiren rüzgarların, denizlerdeki sıcak ve soğuk su
akıntılarının yönleri değişir ve önce bitki örtüsü hemen ardından da hayvan toplulukları
doğal çevredeki bu değişime ayak uydurur.
Mezolitik Çağ’ı, insanların yeni
çevre koşullarına önceki dönemden gelen kültür ve teknolojileriyle uyum
sağlaması olarak tanımlayabiliriz. Çevre koşullarının değişimi dünyanın bazı
yerlerinde öncekine oranla daha olumlu, bazı yerlerinde ise daha olumsuz,
zorlayıcı koşullar ortaya çıkaracaktır.
İklimdeki değişiklikler daha önceleri
de her bir buzul döneminin sona erişinde yinelenen değişikliklerdir. Ancak bu
kez insanlar önceleri olmadığı kadar biyolojik ve düşünsel yetilerini, kültür
ve teknolojilerini geliştirmiş durumdaydılar. Geleneksel teknoloji halen
çakmaktaşının yongalanmasıydı. Ancak artık çakmaktaşının ne kadar hassas
yongalanırsa yongalansın yeni gereksinmeleri karşılayamaz duruma gelmesi, insanları
farklı arayışlara yönlendirmişti. Bir geçiş dönemi olarak düşünmemiz gereken
Mezolitik Çağ’da bu soruna bulunan çözüm, çakmaktaşından mikrolit adını
verdiğimiz minik aletleri yaparak bunların yeni işlevleri karşılayacak şekilde
tahta, kemik ya da boynuz sapların üzerine yerleştirilmesiyle çözülmesi
olmuştur. Mezolitik Çağ’da izlenen önemli bir yenilik de beslenmenin
çeşitlenmesi olmuştu. Daha önceleri protein ağırlıklı bir beslenme türü
hakimken bu dönemde çeşitli yemiş, bitki ve köklerin beslenme alışkanlığının
bir parçası haline geldiğini görmekteyiz. Bu, ileride üretim devrimi olarak
adlandıracağımız Neolitik Çağ’ı hazırlayan önemli etkenlerden biriydi. Ortamın
uygun olduğu bazı bölgelerde, balıkçılığın daha da önem kazandığı ve su
ürünlerinin ya da yabani av hayvanı bolluğunun sabit, kalıcı yerleşmelerin
kurulmasını sağladığı anlaşılır.
Mezolitik Çağ’ın bir başka özelliği de dünyadaki kültürel çeşitliliğin,
farklı aletlerle tanıdığımız çok sayıda kültür bölgesinin ortaya çıkışıdır.
Bu süreç içinde Doğu Akdeniz kıyıları
ve Güneydoğu Anadolu’da farklı bir gelişme yaşandığı görülür. Bölgede hızlı bir
nüfus artışıyla birlikte, hafif çukur tabanlı yuvarlak kulübeler yapan, yabani
tahılları toplayan domuz, karaca gibi hayvanları avlayan küçük topluluklar
ortaya çıkar. Bu topluluklar etkileyici kültürler olarak görülmeseler de ilk
üretim topluluklarını ortaya çıkartan gelişme bu bölgede gerçekleşir. Bu
nedenle, doğu Akdeniz ve Güneydoğu Anadolu’daki mezolitik kültürleri dünyanın
başka yerlerinden ayırabilmek için “Epipaleolitik” kültürler tanımı kullanılır.
Güneydoğu Anadolu’da Epipaleolitik
Çağ’a arkeolojik kazısı yapılmış iki buluntu yeri vardır. Bunlar Şanlıurfa ili
Bozova ilçesindeki Biris Mezarlığı ile Söğüt Tarlası’dır. Her iki buluntu
yerinde de alet çantası çakmaktaşından minik dilgiler, az sayıda geometrik
biçimli aletler ile tanınır. Bunlarla birlikte sayıca az da olsa obsidyen
buluntulara rastlanması bu hammadde ticaretinin başlangıç aşamasını göstermesi
açısından önemlidir. Her iki yerleşmeye en yakın hammadde yatağının kuş uçumu
250 kilometre uzakta, Toros Dağları’nın kuzeyinde olduğu düşünülürse obsidyen
ticaretinin önemi daha iyi anlaşılır. Bu iki kazının yanı sıra özellikle
Birecik ve Suruç ilçelerinde çok sayıda buluntu yerine rastlanmıştır.
Tüm özellikleriyle mezolitik
kültürler olarak tanımlanacak Anadolu’daki en önemli buluntu yerleri Antalya
yakınlarındaki Öküzini ve Belbaşı mağaralarıdır. Bunlardan özellikle Öküzini ve
Belbaşı mağaralarıdır. Bunlardan özellikle Öküzini, İÖ 16 bin yıllarından İÖ 9
bin yılına kadar ki süreyi tüm ayrıntılarıyla ortaya çıkaran Anadolu’daki en
sistemli Mezolitik Çağ kazı yeri durumundadır. Minik ve geometrik biçimli
aletlerle birlikte görülen buluntu toplulukları bölgenin özellikle Orta
Akdeniz, Güney Yunanistan ve Adriyatik kültürleriyle ilişkisini yansıtır.
Önemli Mezolitik Çağ buluntuları ile
bilinen bir diğer bölge de Marmara Bölgesi’dir. Bu bölgede Karadeniz kıyı
kumulları üzerinde Ağaçlı, Gümüşdere, Domalı, Akçalı, Şile, Ağva, Ambarlı
Deresi, Çekmece yakınları ile Gelibolu Yarımadası’nda Ören mevkii ile Akbaş
Şehitliği gibi çok sayıda buluntu yeri saptanmıştır. Karadeniz Epi-Gravettien
ya da Kırım Mezolitiği ile büyük benzerlik gösteren bu buluntu topluluklarında
minik kazıyıcılar, minik sırtlı dilgiler gibi aletler belirgin tipler olarak
karşımıza çıkar.
Bu saydığımız üç bölge dışında
Anadolu’nun çeşitli yerlerinden Burdur yakınlarında Baradız, Konya’da
Pınarbaşı, Samsun’da Tekeköy gibi bazı mezolitik yerleşim yerleri
bilinmektedir. Genel olarak Anadolu’da çok az incelenmiş olan bu dönemin
uygarlık tarihi açısından büyük bir önem taşıdığını rahatlıkla söyleyebiliriz.
NEOLİTİK DÖNEM
ÇANAK ÇÖMLEKSİZ NEOLİTİK
İnsanların bir milyon yılı aşkın
avcı-toplayıcı ve göçebe yaşamından sonra tarım yapmaya, hayvan evcilleştirmeye
ve basit köyler kurmaya başladığı Neolitik çağ değişik aşamalardan geçerek 6
bin yıl gibi uzun bir süreye yayılır. Bu dönem yalnızca teknolojide önemli
yeniliklerin çıkmasıyla değil, toplumun yaşam biçimi, hayata bakışı ve
düzeninde de köklü değişikliklerin gerçekleştiği bir süreçtir. Günümüz
uygarlığının temelleri bu dönemde oturur, Endüstri Devrimi’ne kadar geçen zaman
boyunca hakim toplumsal düzenin temelleri bu süreç içinde atılır. Uygarlık
tarihinin en önemli dönüşümü olması bakımından Neolitik Çağ birçok araştırıcı
tarafından “Neolitik Devrim” olarak da adlandırılır. Sonuçlarıyla yaşamda
devrim yaratan, alışılagelen terminolojisi ile “Neolitik” ders kitaplarında
geçen adıyla “Cilalı Taş Devri” artık İlk Üretimci Köy Toplumları olarak da
adlandırılıyor.
Neolitik Devrim, her yerde aynı
zamanda, aynı şekilde olmamıştır. Epi-paleolitik topluluklar, Doğu Akdeniz,
Kuzey Suriye ve Kuzey Mezopotamya, Güneydoğu Anadolu ile Doğu Anadolu’nun güney
kısımlarında İÖ 11 bin yıllarından itibaren bu yeni yaşam biçimini geliştirmeye
başlamış olsalar da yeni yaşam biçiminin son şeklini alması İÖ 6 bin yıllarında
gerçekleşir. Orta Anadolu’da da farklı özellikler taşıyan benzer bir sürecin
yaşandığı anlaşılır. Orta ve Güneydoğu Anadolu’da bu gelişmeler yaşanırken
dünyanın başka yerlerinde olduğu gibi Batı ve Kuzey Anadolu’da halen Mezolitik
Çağ kültürlerinin süregeldiği, yani farklı kültürel oluşumların çağdaş olarak
varlıklarını sürdürdüğü unutulmamalıdır.
Neolitik Çağı, Çanak Çömleksiz
Neolitik ve Çanak Çömlekli Neolitik Çağ olarak iki bölümde ele almaktayız. Bu
bölümleme yalnızca kilden kap kaçak yapımı gibi yeni bir teknolojinin ortaya
çıkmasına bağlı değildir. Çanak Çömleksiz Neolitik Çağ’da yerleşik yaşam ve
bunun gereği yeni bir mimari, köy yaşantısı ortaya çıkar; beslenmeye tahıllar
ve evcilleşme sürecindeki hayvanlar giderek daha fazla katılır, ancak avcılık
ve toplayıcılık hala yaşamın temelini oluşturmaya devam eder. Buna karşılık
Çanak Çömlekli Neolitik Çağ ile birlikte çiftçiliğe, besin üretimine dayalı
ekonomik model tüm kurallarıyla birlikte yerleşmeye başlar ve bu toplumsal
yaşamın her kademesine yansır. Bu nedenle Neolitik Çağ’ın ikiye bölünmesi, bu
dönemlere verilen adların belirlediğinden daha da önemlidir.
Neolitik Çağ ile birlikte karşımıza
çıkan bir önemli olgu da hızlı değişim sürecidir. Oysa bundan önceki
dönemlerde, milyon yılı geçen insan yaşamında değişim süreci çok yavaş
gerçekleşmiştir. Bu dönemi deneme yanılma yöntemiyle yeni arayışların olduğu,
kültürü oluşturan öğelerin tümünün sürekli olarak biçim değiştirdiği çok
dinamik bir süreç olarak algılamalıyız. Ancak bu hızlı değişim, yalnızca İlk
Üretim Toplumları, Neolitik’in gerçekleştiği “çekirdek Bölge” için geçerlidir.
Bu çekirdek bölgenin dışında çok daha durağan bir yaşamın varlığını
bilmekteyiz.
Yukarıda da kısaca değinildiği gibi
bu dönemde birbirinden farklı iki çekirdek bölgeyi tanımlayabiliriz. Yakındoğu
Neolitik’i olarak adlandırılan Güneydoğu Anadolu ile Doğu Anadolu’nun güney
kısımlarının dahil olduğu birinci bölge ve İç Anadolu’da özellikle Konya, Niğde
çevresindeki ikinci bölge.
Yakındoğu Neolitik’i: Güneydoğu
Anadolu ve Doğu Anadolu’nun Güney Kısımları
Çanak Çömleksiz Neolitik Çağ İÖ 10
bin yılı ile 7 bin yıl arasındaki zaman dilimini kapsar. Bu sürecin
Yakındoğu’da en iyi ve sürekli izlendiği kazı yeri Çayönü yerleşmesidir.
Yaklaşık 3 bin yıl süren dönemin kendi içindeki gelişimi farklı basamaklar
içerir.
Yerleşme ve Mimari:
Çanak Çömleksiz Neolitik Çağ’ın
başından bitimine kadar Anadolu’nun güneydoğu kesimlerinin Filistin’e kadar
uzanan Doğu Akdeniz Bölgesi ile yakın bir iletişim içinde olduğu, aralarında
bazı bölgesel farklar olsa da ortak bir gelişme sürecini izlediği görülür. Bu
dönem Çanak Çömleksiz Neolitik A (PPNA) ve Çanak Çömleksiz Neolitik B (PPNB)
olarak iki önemli aşamayı içerir. İÖ 8 bin yıllarına kadar süren ilk aşama,
bölgedeki nüfusun artmaya başladığı, yerleşmelerin sayısının giderek çoğaldığı
ve yeni sistemin oturmaya başladığı bir dönemdir. Bu dönemin başlangıcında
mimari, yuvarlak kulübelerden oluşur. Birbirine yakın olarak serpiştirilmiş
kulübelerin üst yapıları dal, kamış gibi malzemenin örülmesi ve üzerinin
çamurla sıvanması ile oluşur. İlk başlarda barınak olarak tanımlayabileceğimiz
bu yapılar, dönemin sonuna doğru gerçek anlamda konuta dönüşür ve yalnızca
yatılıp kalkılan, barınılan bir yer olmaktan çıkıp günlük yaşamla ilgili diğer
işlevleri de yüklenir. Besin hazırlama, besin saklama gibi daha önceki
dönemlerde olmayan yeni işlevlerin ortaya çıkışı tek ve sınırlı alanı olan
barınağı yetersiz duruma getirir. Yuvarlak planlı bir yapıda bölünmüş, geniş
mekan sorununun çözülememesi Çanak Çömleksiz Neolitik A Döneminde işlevlerine
göre bölünmüş alanları içeren daha geniş, dörtgen planlı yapılara geçişi
hazırlar. Bu dönüşüm, kolay olmamış; temel, köşe bağlantısı, kapı, taşıyıcı
duvar, çatı, baca gibi mimarinin temelini oluşturan tüm öğelerin nasıl
yapılabileceğinin çözümünü de gerektirmiştir.
Mimarideki bu gelişimi en iyi ve tüm
aşamalarıyla Diyarbakır Ergani yakınlarındaki Çayönü kazılarında izlemek mümkündür.
İÖ 7 bin yıllarına gelindiğinde artık karşımıza yuvarlak planlı, çatıyla
duvarın bir bütün oluşturduğu kulübelerin yerine dörtgen planlı, dik duvarlı,
damlı ve çok bölümlü konutlar çıkar. Yine bu süreç içinde taşların örülerek
duvar haline getirilmesi, toprağın samanla karıştırılarak önce dökme kerpiç
daha sonra da kerpiç tuğlaya dönüşüm aşamaları gelir. Bu dönem bittiğinde
Yakındoğu geleneksel mimarisinin tüm yapı elemanları deneme yanılma yöntemiyle
bulunmuş ve hatta kerpiç boyları bile o zamandan günümüze kadar değişmeden
kullanılagelmiştir. İlginç bir başka gözlem de
mimaride ortaya çıkan bütün yeniliklerin tüm bölgeye yansımasıdır. Bu,
oldukça geniş bir alanı kaplayan bölge içinde güçlü bir iletişimin olduğunu ve
olasılıkla yapı işlerinde uzman, gezgin ustaların bulunduğunu da gösterir.
Barınağın konutlaşması sürecine
paralel yerleşme düzeninde de önemli değişiklikler gelişir. Önceleri rastgele
serpiştirilmiş kulübelerden oluşan yerleşimler, önceden tasarlanmış belirli
plana göre yapıların yerleştirildiği köylere dönüşür. Dönemin sonlarında Çayönü
ile Urfa Bozova yakınlarındaki Nevali Çori kazıları bize düzgün sıralar
halinde, birbirine koşut aynı yönde yerleştirilmiş standart yapılardan oluşan
yerleşmeleri gösterir.
Özel Yapılar : Tapınaklar
Mimariyle ilgili önemli bir başka
gelişme de “kamu yapıları” diyebileceğimiz, ortak kullanıma yönelik özel bir
yapı tipinin ortaya çıkışıdır. Bu tür yapıların en eski örneğini Batman
yakınlarındaki Hallan Çemi kazı yeri ile Çayönü’nün en eski tabakalarından ve
Urfa’nın hemen güneyindeki Göbekli Tepe’den biliyoruz. Yerleşme içinde farklı
bir yere sahip bu özel yapılar, plan ve duvar tekniği bakımından da konutlardan
ayrılırlar. İlk başlarda Hallan Çemi ve Çayönü’nün ilk kafatası yapısında
olduğu gibi bu yapıların planı yuvarlaktır, taşla örülmüş yüksek duvarlarında
çıkıntılar yapan payeler ve bazen de nişler bulunur. Daha sonra kült amaçlı
kullanılan ve tapınak olarak adlandırılabileceğimiz yapı tipinin öncüleri olan
bu yapılar geniş tek bir mekandan oluşur. Özel yapıların varlığı inanç
sisteminin mimari e yerleşme düzenine yansımasının en eski örnekleri olarak
karşımıza çıkar ve bize ruhani sınıfın toplum yaşamında ayrıcalıklı bir yer
kazandığını gösterir.
Yakın zamanlara kadar Çanak Çömleksiz
Neolitik Çağ için düşünülen, eşitçi bir sosyal düzende yaşayan, basit
insanların oluşturduğu topluluklar şeklinde idi. Ancak son yıllarda yukarıda
değinilen kazı yerlerinde, konutlardan farklı ve tapınak olarak
adlandırabileceğimiz kamu yapılarının ortaya çıkması önceki düşüncelerimizin
doğru olmadığını gösterdi. Özellikle bu tür yapılarda kullanılan teknoloji,
bunların içinde bulunan heykel, paye gibi buluntuların yapımı organize,
yönlendirilmiş bir işgücünü belirli zanaat ve tekniklerde uzmanlaşmanın gerekli
olduğunu gösterir. Çayönü kazısında, erken evrelerde görülen “Sal taşlı Yapı”
bu türün ilk örnekleri arasındadır. Yaklaşık 10 metre genişliğinde büyük avlulu
yapının tabanı, yüzeyleri sürtülerek parlatılmış, kalker levhalarla kaplıdır ve
tabanın içine büyük dikilitaşlar yerleştirilmiştir. Bu planın daha gelişkin
örneklerini Nevali Çori ve Göbekli Tepe’de de izleyebilmekteyiz. Her iki kazı
yerinde de plan özellikleri bakımından Çayönü Sal taşlı Yapısı ile aynı türde
çok sayıda tapınak bulunmuştur. Bu yapıların tabanı, “Terazzo” adı verilen,
kirecin yakılmasıyla hazırlanmış, çimento diyebileceğimiz sert bir maddeyle
kaplıdır, tabanda yine dikilitaşlar yer alır. Bazılarının yüksekliği 3-4
metreyi bulan dikilitaşların üzerinde çok özenle yapılmış insan ve hayvan
kabartmaları görülür. Bunları “totem” gibi zengin betimlemeli, simgesel öğeler
olarak düşünebiliriz. Dönemin en sonuna tarihlenen Çayönü’ndeki “Terazzo
Yapısı”, bu plan tipinin en gelişkin ve güzel örneğini oluşturur. Yaklaşık 100
metrekare genişliğindeki mekanın tabanı, beton sertliğine getirilmiş, 40
santimetre kalınlığında ve yüzeyi çok iyi parlatılmış, pembe kireçtaşı ile
kaplıdır. Zeminin yüzeyi taban içinde yerleştirilmiş beyaz taşlar ile yapılan
çizgilerle bezelidir.
Ölü Gömme:
Mimarideki gelişmeye koşut olarak ölü
gömme adetlerinde de önemli yenilikler vardır. Ölüler, genellikle ev
tabanlarının altına, ana rahminde bebeğin durduğu gibi büzülmüş durumda
konmakta, yanlarına aşıboyası, eti olan bir kemik gibi armağanlar
bırakılmaktadır. Ancak bu dönemde bazı ölülerin başka yerde etleri çürüyünceye
kadar bekletildiği ve daha sonra kemiklerin toplanarak dizildiği, bazılarının
kafataslarının iskeletin diğer kısmından ayrı olarak özel bir konumda, bazen
toplu olarak gömüldüğü görülür. Ölü gömme adetlerindeki değişim, ruhani sınıfın
giderek daha karmaşık törenleri düzenlemeye başladığını gösterir.
Çayönü kazısında ortaya çıkan
“Kafataslı Yapı”, Yakındoğu’da ölü gömme adetlerini anlamamızı sağlayan en
önemli kalıntıdır. Anıtsal boyuttaki, birçok kez yenilenmiş yapıda toplam 450
kadar bireyi temsil eden kemikler depolanmış olarak bulunmuştur. Özellikle
yapının ikinci evresinde büyük taş levhalarla çevrili ve üstü kapalı mahzen
gibi hücrelerde çeşitli iskelet parçaları, kafatasları düzgün istifler halinde
bulunmuş, yapının en son evresinde ise bu binanın Kafataslı Yapı olarak
adlandırılmasına neden olan 40 kadar insan kafatası ortaya çıkmıştır. Yapının
çeşitli yerlerindeki çukurlar diş, omurga, kaburga gibi küçük ve kolay dökülen
kemiklerin zaman zaman toplanarak atıldığı yerler olarak karşımıza çıkar.
Yapının hücrelerin bulunduğu kısmın önünde, etrafında sekileri olan geniş bir
avlu yer alır. Bu avlunun ortasında 2m kadar büyüklüğünde yüzeyi özenle
parlatılmış büyük bir taş levhanın bulunması, burada ölülerle ilgili bir işlemin
yapıldığını ve olasılıkla çevresindeki sekilerin de bu töreni izleyecek
insanların oturabilmesi için hazırlandığını gösterir.
Çanak çömleksiz Neolitik Çağ’ın
sonuna doğru ev tabanlarının altındaki gömülerde giderek hediyelerin
çoğaldığını ve sosyal farkları belirleyecek şekilde çeşitlendiğini görmekteyiz.
Bazı ölüler, örneğin ahşap işinde kullanılacak aletlerle, bazıları ise çeşitli
takılarla birlikte gömülür.
Yeni Teknolojiler:
Bu dönemle birlikte taşların yalnızca
kullanım kenarları değil, tüm yüzeyleri de sürtülerek düzeltilir, parlatılır.
En yaygın alet türlerinin başında yassı baltalar gelir. Boyları 1-15 cm
arasında değişen, üçgen ya da dörtgen biçimindeki bu aletler, ağaç kesmekten
ahşap üzerinde ince süslerin yapılmasına kadar çeşitli amaçlar için sapa
geçirilerek kullanılır. Bunların dışında boncuk, gerdançe, bilezik, kakma gibi
taştan sürtülerek yapılan nesnelerde de hızlı bir gelişme izlenir.
Sürtme taştan yapılan en ilginç
buluntuların arasında taş kaplar ve heykeller gelir. Kullanımdan çok statü
eşyası olduğu anlaşılan taş kaplardan bazılarının kenarı neredeyse yumurta
kabuğu inceliğine kadar işlenmiş, bazılarının yapımı için canlı renk damarları
olan mermerler seçilmiş, birçoğunun üzerine de bezekler yapılmıştır. Özellikle
Hallan Çemi’de bulunan taş kapların üzerindeki hayvan bezemeleri ile Malatya
yakınlarında Cafer Höyük’de bulunan mermer kaplar, türünün en güzel örneklerini
oluşturur. Taş kapların yanı sıra bazıları Çayönü ve Nevali Çori
yerleşmelerinden bilindiği gibi en sert taşlardan bile küçük ve oldukça
natüralist hayvan ve insan heykelcikleri ya da yine Nevali Çori ve Göbekli
Tepe’de olduğu gibi büyük, yüksek kabartma insan ve hayvan betimlemeleri de
ustaca yapılan örneklerdir.
Taş devri olarak bilinen Neolitik
Çağ’da karşımıza çıkan ve önemi ancak son yıllarda anlaşılan bir başka
teknolojik gelişme de madenin kullanımıdır. Çanak Çömleksiz Neolitik Çağ’ın ilk
başlarından itibaren Güneydoğu Toroslar’da yüzeyde kolayca bulunabilen doğal
bakır külçeleri ile bir cins bakır oksit olan malahit toplanarak yerleşmelere
getiriliyordu. Çanak Çömleksiz Neolitik B Dönemi’nden itibaren ise doğal
bakırın diğer kayaçlardan farklı özelliklere sahip olduğu anlaşılır ve bunlara
ısıtılıp dövülerek biçim verilir. Küçük külçelerin ısıtılarak yumuşatılmasından
sonra bunlar dövülerek levha haline getiriliyor ve bu levhanın bükülmesiyle
takı, küçük iğne, olta gibi aletler yapılıyordu. Kuşkusuz ilk başlarda bakır ve
malahitin yeşil rengi insanlar için çekici olmuş ve bu da daha sonra maden
çağlarını yaratacak önemli bir teknolojik gelişmenin, Pyroteknolojinin temelini
oluşturmuştu.
Pyroteknoloji konusunda bir diğer
önemli gelişme de kirecin yakılmasıdır. Daha sonraki örnekleri ancak İÖ 1.
Binyılda Demir Çağ’dan bilinen ve günümüzdeki çimento ile betonu çıkartan bu
teknolojiye Çanak Çömleksiz Neolitik Çağ gibi çok eski bir zamanda rastlanması
oldukça etkileyicidir. Kirecin söndürülmesi, ısı kontrolü kadar önemli bir
organize işgücü ve çok miktarda yakıt gerektirir. Nevali Çori buluntularıyla,
söndürülmüş kirecin sadece taban sıvalarında değil heykelcik ve kap yapımında
da kullanıldığı görülür.
Beslenme:
Her ne kadar Neolitik Çağ çiftçilik,
besin üretimi ile özdeşleşmiş ise de, bu yeni ekonomik modelin yerleşmesi
oldukça uzun sürmüştü. Dönem boyunca “Neolitik Paket” olarak tanımlanan buğday,
arpa, çavdar, darı, fiğ gibi tahıllar, mercimek ve baklagiller ile koyun, keçi,
sığır, domuz gibi hayvanlar yaşama girmeye başlamış, ancak avcılık ve besin
toplayıcılığı uzun bir süre daha önemini sürdürmüştü. Bu bitkilerin ilk olarak
nerede ve ne zaman tarıma alındığı ve yabani türlerin özelliğini değiştirdiği
kesin olarak bilinmemekle birlikte İÖ 8 bin 500 yıllarından itibaren Çayönü’nün
ilk tabakalarında tarıma alınmış buğdaya, baklagillere rastlanır. Son yapılan
biyogenetik araştırmalar da tarıma alınan buğdayın anavatanının olasılıkla Urfa
ile Diyarbakır arasındaki Karacadağ yöresi olduğunu göstermektedir.
AV hayvanları içinde ceylanın önemli
bir yer tuttuğu görülür. Bunun yanı sıra yaban koyunu, yaban sığırı, yaban domuzu
gibi hayvanlar ile tavşan, tilki, kunduz gibi küçük hayvanlar da yoğun
avlananlar arasındadır.
Beslenmeye yeni giren tarım ürünleri
ve özellikle tahıllar önceleri olmayan yeni bir kavramı, besin hazırlanması
sürecini ortaya çıkartacaktır. Bu dönemde ilk kez tahılların ezilerek un haline
getirilmesi işini yapan ve günümüzdeki değirmenlerin öncüsü sayabileceğimiz
bazalt öğütme taşlarını, havanları, dibekleri görmekteyiz. Yine aynı dönemde
tahıl biçmek için kullanıldığı anlaşılan boynuz bir sapa yerleştirilen
çakmaktaşı orak bıçakları ortaya çıkar.
Ticaret:
Geniş bir bölge inde bilgi
alışverişinin yanı sıra hammadde aktarımı da vardır. Kuşkusuz bunun en iyi
göstergesi Bingöl ile Tatvan arasında büyük yatakları bulunan obsidyendir.
Neolitik Çağ’ın ilk başlarından itibaren bu taşın güney bölgelerine giderek
artan miktarlarda aktarıldığı görülür. Daha binek ve yük hayvanlarının
evcilleşmediği Neolitik Çağ’da oldukça ağır bir hammadde olan obsidyen tonlarla
ölçülecek ağırlıklarla güney bölgelerine aktarılmış ve yoğun olarak
kullanılmıştır. Ancak obsidyenin yanı sıra hammadde ticaretini gösteren diğer
önemli kanıtlar da vardır. Bunların arasında en iyi örnekleri Çayönü
kazılarından bilinen Kızıldeniz ve Akdeniz kökenli deniz kabukları verir. Bu
kabuklar, bazen basit bir şekilde delinerek takı olarak kullanılmış, bazıları
ise özenle işlenerek biçimlendirilmiş, hatta üzerlerine bakır kakmalar
yapılmıştır. Yine başta nitelikli çakmaktaşı, takı ya da heykelcik yapımında
kullanılan yarı değerli taşlar, doğal bakır ve malahit gibi günümüze kadar
gelebilen maddelerin yaygın bir dolaşımı söz konusudur.
Orta Anadolu Neolitik’i
Yakın zamanlara kadar Anadolu
yaylasının ilk Neolitik insanların yaşaması için uygun bir ortama sahip
olmadığı düşünülürken Orta Anadolu’da çanak çömleksiz Neolitik Çağ’a tarihlenen
büyük yerleşimlerin ortaya çıkışı, beklenmedik ve şaşırtıcı bir gelişme
olmuştur. Bu nedenle Orta Anadolu’nun Çanak Çömleksiz Neolitik kültürleri ile
ilgili bilgilerimiz henüz emekleme aşamasındadır. Ancak yine de Konya Aksaray
yakınlarındaki Aşıklı yerleşmesi gibi uzun bir gelişim sürecini yansıtan büyük
yerleşim yerleri bize orta Anadolu’daki Çanak Çömleksiz Neolitik kültürlerin
Yakındoğu’dan farklı, o bölgeden bağımsız bir gelişim geçirdiğini gösterir. Bu
da bize aynı dönemde farklı ortamlarda bağımsız olarak gelişerek sonuçta aynı
yaşam tipini, çiftçi-köy yaşantısını ortaya çıkaran iki modeli göstermesi
bakımından önemlidir. Hala Orta Anadolu Neolitik kültürlerin ilk başlangıç
dönemini, kökenini bilmiyoruz. Aşıklı Höyük’ün İÖ 8 bin 400 yıllarına kadar
inen en eski kültür katlarında bile bu kültür hemen hemen gelişme aşamalarını
tamamlamış şekliyle karşımıza çıkar. Orta Anadolu’da Çanak Çömlekli Neolitik’in
ortaya çıktığı İÖ 7 bin 200 yıllarına kadar geçen süre içinde Güneydoğu Anadolu
Neolitik’indeki gibi farklı kültürel basamaklar görülmez. Buna karşılık Orta
Anadolu Neolitik kültürler kendi içinde bir gelişim çizgisi gösterir ve bunları
Güneydoğu Anadolu’dakilerden ayırmak için “Akeramik Neolitik” tanımlaması
kullanılır.
Aşıklı Höyük ile birlikte karşımıza
çıkan yerleşme düzeni Yakındoğu’daki çağdaşlarından tümüyle farklıdır.
Yakındoğu’da serpiştirilmiş, birbirinden bağımsız yapı birimlerini yerine Orta
Anadolu’da bitişik düzende, birbirine eklenmiş , dar yollarla ayrılmış
kalabalık mahalleler görülür. Çanak Çömleksiz Neolitik Çağ’ın başında
gördüğümüz bir yerleşme düzeninin Orta Anadolu’da Kalkolitik Çağ’a kadar
sürecek bir geleneği yansıtır.
Kerpiçin tuğla gibi yapı malzemesi
olarak kullanılışı, büyük bir olasılıkla Orta Anadolu’da Güneydoğu’dan daha
önce başlar ve yapılarda taş kullanımı çok daha enderdir. Orta Anadolu kerpiç
mimari geleneğinin ilk başlarında, kerpiçin tuğla biçimine getirilerek
kullanılmasından önce pise, elle biçimlendirilmiş topanlardan yapılan duvar
örneklerine de rastlanır.
Orta Anadolu’da kerpiç mimari ile
birlikte özenle sıvalı ev taban ve duvarları da belirgin bir özellik olarak
karşımıza çıkar. Yer ve duvar sıvalarında kırmızı aşıboyası yaygın olarak
kullanılır. Özellikle duvarları boyayla bezeme geleneğinin Çanak Çömleksiz
Neolitik Çağ’da başladığını gösteren izler Karaman yakınlarındaki Can Hasan
yerleşiminden bilinir. Aşıklı Höyük’de gördüğümüz kerpiç mimari ise, daha
sonraki dönemlerde gelişerek Anadolu köy mimarisini oluşturacaktır.
Orta Anadolu mimarisi, Güneydoğu
Anadolu’daki çağdaşlarına göre çok daha eşitcil ve tekdüze bir görünüm
sergiler. Aşıklı höyük ve daha sonraki Neolitik Çağ yapı planlarına
baktığımızda yerleşmenin, birbirine çok benzeyen yapılardan oluştuğunu görürüz.
Her ne kadar Aşıklı Höyük örneğinde olduğu gibi yerleşmenin kenar kısmında
diğer konutlardan farklı, büyük özel bir yapı bulunmuşsa da tapınak olabilecek
bu yapılar, Güneydoğu Anadolu Neolitiğinde olduğu kadar belirgin değildir.
Orta Anadolu’da Aşıklı’nın yanı sıra
bu döneme ait kazılan diğer yerlerin arasında Karaman yakınlarındaki Can Hasan
ve Beyşehir bölgesinde önemli merkezlerden Suberde gelir. Can Hasan Höyüğü’nde
yerleşme düzeni ama çizgileriyle Aşıklı’ya benzese de burada küçük dörtgen
biçimli mekanların aralarında iç avlular yer alır. Bunu, Aşıklı Höyük’te
birbirinden dara sokaklarıyla ayrılmış mahalle birimlerin de olduğu gibi
avluların etrafına kümelenmiş mahalleler olarak yorumlayabiliriz. Orta Anadolu
çak çömleksiz neolitik kültürlere damgasını vuran obsidyenin yoğun
kullanımıdır. Niğde, Aksaray, Nevşehir üçgeni arasında kalan volkanik bölgede
bu taşın büyük nitelikli ve kolay elde edilebilir yataklarının bulunuşu Orta
Anadolu insanı için büyük bir avantaj oluşturuyordu. Niğde yakınlarındaki
Kaletepe obsidyen işlik yerinde yapılan çalışmalar bu değerli taşın yalnızca
bölge için değil, Güneydoğu Anadolu ve Filistin’e kadar Yakındoğu ve kıbrıs’a
ihraç edilmek üzere çıkartılıp işlendiğini gösterir. Bu bölgelerin aletleri,
Orta Anadolu’dakilerden farklı biçim ve tekniktedir. Buna karşın Kaletepe
İşliği’nde, Yakındoğu kültürlerinin tercih ettiği aletlerin o bölgelere uygun
teknikle yapıldığı görülür.
Orta Anadolu Neolitik kültürlerinin
alet çantasının önemli bir bölümünü obsidyen aletler oluşturur. Bunların
arasında özellikle Aşıklı yerleşmesinde yuvarlak biçimli, kazıma ya da
sıyırmaya yarayan aletler ve ok uçları alet çantasının belirgin tipleri olarak
karşımıza çıkar. Çanak Çömleksiz Neolitik Çağ’ın sonuna doğru Orta Anadolu’da
baskı düzelti ile biçimlendirilen ok ve mızrak uçları görülmeye başlar. Kendi
içinde büyük bir biçim çeşitlemesi gösteren bu aletlerin en güzel örneklerine
aşıklı Höyük’ün hemen yanındaki Musular ve Tuz Gölü’nün yakınında Ilıcapınar
mevkiinde rastlanır.
Orta Anadolu çanak çömleksiz Neolitik
kültürlerinin beslenmesinde avcılık hala önemli bir yer tutuyordu. Aşıklı
Höyük’te yoğun olarak avlanan yabani koyun, keçi ve diğer yerleşmelerde
gördüğümüz yabani sığır kalıntılarının bolluğu Orta Anadolu’da bu hayvanların
büyük sürüler halinde yaşadığını gösterir. Bu dönemde suları çekilmeye başlayan
“Konya Gölü” gibi göllerin eski alanları içinde gelişen çayırlıklar olasılıkla
bu sürü hayvanları için çok uygun bir ortam oluşturuyordu. Orta Anadolu’nun bu
büyük hayvan sürülerini, beyazların gelmesinden önce Kuzey Amerika çayırlarında
sayıları milyonları bulan bizon sürülerine benzetebiliriz. Orta Anadolu
insanları büyük bir olasılıkla yabani hayvan sürülerini yalnızca avlamakla
yetinmemiş, ön evcilleştirme diyebileceğimiz, sürüler üzerinde bir denetim
kurmuşlardı. Olasılıkla sürüler izlenmekte, yönlendirilmekte ve hatta belirli
vadiler içine kapatılmaktaydılar.
Orta Anadolu çanak çömleksiz Neolitik
kültürlerinin yayılım alanını, araştırma eksikliği nedeniyle bilememekteyiz.
Şimdiki bilgilerimiz bu kültürlerin İç Anadolu’nun Güneydoğu, güney ve Göller
Bölgesi’nde olduğu şeklindedir. Ancak Eskişehir Seyitgazi çevresinde son
zamanlarda bulunan Keçi Çayırı mevkii, Çanakkale Çan ilçesi yakınındaki Çalca
mevkii gibi buluntu yerleri bu kültürün yayılımının daha geniş bir alanda
olduğunu düşündürür. Olasılıkla dönemin sonlarına doğru, yaklaşık İÖ 7 bin
yıllarında Neolitik topluluklar batı ve kuzey yönünde alanlarını genişletirler.
Çanak Çömlekli Neolitik Çağ
İÖ 10 bin yıllarıyla başlayan yerleşik
yaşam yukarıda değinildiği gibi hızlı bir gelişim süreci içine girer, tarım ve
hayvan evcilleşmesinin yanı sıra toplumsal yaşam yeniden biçimlenir, yen yeni
teknolojiler, alet türleri ortaya çıkar. İÖ 7 bin yıllarından itibaren yaşama
yeni bir buluntu türünün, kap kacağın girdiğini görmekteyiz. Kilin belirli
işlemlerden geçirilip biçimlendirilmesinden sonra ateşte pişirilerek
sertleştirilmesiyle elde edilen kap kacağın yaşama girişinin önemi, basit bir
teknolojik gelişmenin ötesinde bir anlam taşır. Bu değişim her şeyin ötesinde
üretim modeline dayalı yaşamın, çiftçi-köy yaşantısının kurumsallaşmasını
simgeler. İÖ 7 bin yılıyla 5 bin 500 yılları arasındaki dönemi kapsayan Çanak
Çömlekli Neolitik Çağın sonunda avcılık, artık beslenme için yaşamsal önemde olmaktan
çıkar, günümüzde olduğu gibi boş zaman uğraşısı haline gelir. Bu dönemde başta
buğday ve arpa olmak üzere mercimek ve baklagillerin yoğun olarak ekildiği
biçildiği ve giderek bunların tür çeşidinin arttığı görülür. Bu gelişme süreci
yalnızca insanların tarım teknolojisini öğrenmeleriyle bağlantılı değildir,
aynı zamanda bu türlerin de kendi doğal bölgelerinin dışına götürüldükleri,
ekildikleri kendi doğal çevrelerinin dışında bir doğal çevre ortamına uyum
sağlamaları için bir süre gerekmiştir. Olasılıkla tür çeşitlemesi de bunların
doğal ortamlarından uzaklaşmasının, taşınmasının sonucudur. Aynı durumu domuz,
koyun, keçi, sığır gibi bu dönemde evcilleşen hayvanlar içinde düşünebiliriz.
Çiftçiliğin temel bir ekonomik girdi haline dönüşmesi, tarla açmak için doğal
çevrenin değiştirilmesini gerektirmişti. Kimi yerde çayırlar, kimi yerde funda
ve ormanlıklar açılarak tarla haline getirilmiş olmalıdır. Ancak elimizdeki
veriler Anadolu doğal orman örtüsünün bu dönemde halen varlığını sürdürdüğünü,
çiftçilik nedeniyle orman alanlarındaki belirgin azalmanın çok daha sonra, İlk
Tunç Çağında ortaya çıktığını gösterir. Bu dönemde tarım hala kuru tarım
şeklinde yapılmakta, saban, döven gibi ilkel tarımın mekanik aletleri
bilinmemektedir. Yine bu dönemde yük ve binek hayvanlarının halen evcilleşmemiş
olduğunu unutmamak gerekir. Tohumlamanın torağa delikler açarak fidecilik gibi
yapıldığı, hasatın çakmaktaşından orak bıçaklarıyla un haline getirmenin de
buğdayın bazalt el taşlarıyla öğütülmesiyle elde edildiği anlaşılır.
Çiftçiliğe dayalı tipik bir köy
yaşantısı sisteminin tüm kurallarıyla oturma süreci geleneksel düzeni sarsmış,
bazı bölgelerde sosyal çalkantıya yol açmıştı. Önceki dönemde hızla gelişerek
doruk noktasına erişen Güneydoğu Anadolu-Yakındoğu Çanak Çömleksiz Neolitik Çağ
kültürleri bu değişimden en çok etkilenen bölge olmuştur. Çanak Çömleksiz
Neolitik B Dönemi sonunda bölgedeki nüfus artışı ile birlikte “mega yerleşme”
olarak adlandırılan bu yerleşmelerin çoğu büyük köyler Çanak Çömlekli Neolitik
çağ ile birlikte ya ortadan tamamen kalkmış ya da önemli bölümünü oluşturan
“zenginlik” göstergelerinde belirgin bir düşüş izlenir. Bunak karşılık Orta
Anadolu ile Göller Bölgesi’nde yerleşme yerlerinin sayısında çok belirgin bir
artış görülür. Bu bölgelerde yüzey araştırmalarıyla bilinen Çanak Çömleksiz
yerleşmelerin sayısının 20 kadar olmasına karşılık Çanak Çömlekli Neolitik
yerleşmelerin sayısı 100’ü aşar. Bu sürece kadar hala avcı, balıkça ve
toplayıcıların yaşadığı Ege ve Güneydoğu Avrupa’da da ilk kez çiftçi
topluluklara ait yerleşme yerleri, hiçbir öncüsü olmadan birdenbire ortaya
çıkar. Bu da bize Güneydoğu Anadolu, Doğu Akdeniz bölgelerindeki sosyal
çalkantının bir göçe neden olduğunu ilk göç dalgasının Anadolu yaylasındaki
mevcut topluluklarla kaynaştıktan sonra hızla Batı’ya Avrupa’ya doğru
yayıldığını gösterir.
Güneydoğu Anadolu Çanak Çömleksiz
Neolitik topluluklarının kültürel ilişkileri daha çok güney bölgeleriyle,
Suriye ve Doğu Akdeniz kıyılarıylaydı. Çanak Çömlekli Neolitik Cağ ile birlikte
kuzey-güney yönündeki kültürel iletişimin zayıfladığı, bunun yerini doğu-batı
eksenindeki kültür bölgesinin aldığı anlaşılır. Ancak yine de Güneydoğu Anadolu
ile Anadolu Platosu arasında önemli farklar görülür.
İlk Çanak Çömleğin Ortaya Çıkışı
Kilden kap kacak yapımı, esas olarak
basit bir teknolojiye dayanır. Çanak Çömleksiz Neolitik Çağ’da geliştirilen
Terazzo, bakır işçiliği gibi çok daha karmaşık yöntemler göz önüne alındığında,
kilin özelliklerini çok eski dönemlerden beri bilen insanların bu birikimlerini
kap kacak yapımında kullanmamış olmaları, buna gereksinme duymamalarıyla
açıklanabilir. Olasılıkla kilin bu şekildeki kullanımı ilk olarak fırınlamayla
değil, kurutulmasıyla sertleştirilen ve depolama amacı için yapılan ambarlarla
karşımıza çıkar. Tahılın giderek artan ölçüde günlük yaşama girmesi “sulu aşı”
ortaya çıkartmış, köy yaşantısı da konut içinde su tüketimini arttırmıştır.
Aynı süreç içinde bazı besinlerin mayalandırılması, örneğin arpanın biraya
dönüşümünü gibi kilden kap kacak gereksinimini ortaya çıkartan etkenler olarak
düşünülmelidir. En eski kap kacağın nerede bulunduğu sorusunu yanıtlamak
olanaksızdır. Bunlar fırınlanmadığı için günümüze kadar yangın içinde
kalmamışlarsa gelememişlerdir. Ancak Çayönü kazısında çanak çömleksiz neolitik
çağ içinde gördüğümüz “kerpiç kapların” bunların öncüsü olduğunu düşünebiliriz.
Teknik olarak gerçek anlamdaki ilk çanak çömleği bölgenin batısından
bilmekteyiz. Bunlar kapalı ortamda fırınlanmış koyu renkli, yüzeyi sürtülerek
parlatılmış-açkılanmış kaplardır. Bu teknolojinin İÖ 6 bin 500 yıllarında hızla
doğuya doğru yayıldığı açık ateşte fırınlanan açık renkli kapların yüzeyi basit
çizi, baskı yöntemiyle bezemelilerin ve hemen ardından da kalın kırmızı astarlı
kap kacağın ortaya çıktığı görülür. Bu süreci en iyi yansıtan yerlerden biri
Birecik yakınlarındaki Mezraa-Teleilat kazısıdır. Bölgenin batısında Amik
Ovasi’nda Tell Kurdu ile Mersin yakınlarındaki Yumuktepe kazıları da ilk kap
kacağın gelişimini izlememizi sağlayan önemli merkezlerdendir. Dönemin sonuna
doğru açık zemin üzerine kırmızı ya da koyu kahverengi boya bezemeli kap kacak
bölgenin her yerinde yaygın olarak görülmeye başlar.
Kültür Oluşumu
Dönemin başlangıcına ait bilinen
yerleşme yerlerinin sayısı azdır ve genellikle bunlar az sayıda evden oluşan
küçük yerleşimlerdir. Çanak Çömleksiz Neolitik Çağ’da görülen planlı, düzenli
yerleşme modeli, özel yapılar, tapınaklar bölgenin büyük bir kısmında ortadan
kalkar, bunun yerini Çayönü kazısından izlendiği gibi taş temelli, kerpiç
duvarlı, günümüzdeki çiftlik ya da köylere benzeyen gerektikçe yeni eklemelerle
büyüyen karmaşık plan tipleri alır. Önceki dönemin düzenli yerleşim modelinin
ve kısmen de olsa zenginliğinin koruna geldiği bazı bölgeler de vardır.
Her ne kadar bölgenin tümünde benzer
bir kültürel oluşum izlenirse de iletişim ve bilgi aktarımının Çanak Çömleksiz
Neolitik Çağ’da olduğu kadar etkin olmadığı anlaşılır. Başta kap kacak biçim ve
bezemeleri, kullanılan aletler ve özellikle ok ucu biçimleri bölgeden bölgeye
önemli farklılıklar gösterir. Bu da bize kültürel sınırların bu tür nesneleri
yapan işliklerin mallarını dağıtabildikleri alan ile sınırlandığını gösterir.
Çanak Çömleksiz Neolitik Çağ ticaretinde önemli bir girdi olarak karşımıza
çıkan doğal cam ticareti (obsidyen) ticareti, bu dönemin başlarında da yoğun
olarak devam etmişse de giderek etkinliği belirgin bir şekilde azalır. Bazı
bölgelerde örneğin Çayönü yerleşmesinde önceki dönemin işçiliğini gösteren
aletlerin yapımı bir süre daha devam eder, buna karşılık bölgenin güney ve
batısında hemen hemen tümüyle yeni tipler ortaya çıkar. Yine önceki dönemde
Güneydoğu Anadolu’ya obsiyenin iki farklı bölgeden, İç Anadolu ve Bingöl
çevresinden geldiği bilinmekteydi. Çanak Çömlekli Neolitik Çağ’da ise hemen
hemen yalnızca Bingöl obsidyeni gelmeye devam eder. Yine ilginç bir gelişme
obsidyen aletlerin kaynağın olduğu yerde işlenip kullanıma hazır halde kullanım
yerlerine gitmiş olmasıdır. Bu nedenle bu dönemde görülen osidyen aletler daha
çok birbirine benzeyen düzgün, küçük dilgiler hakimdir.
Dönemin başlarında kap kacağın
kullanılmasının yanı sıra özellikle Fırat bölgesinde taş kap yapımında da
önemli bir gelişme görülür. Bunlar genellikle düz beyaz ya da damarlı mermerden
yapılan, bazen küçük ayaklı tabak ya da kase biçimli kaplardır. Ülkemiz sınırları
içinde bunların en iyi örneklerine Mezraa Teleilat kazısında rastlanır. Fırat
bölgesi ve batısında hızla gelişen zanaatlardan biri boncuk, gerdançe gibi
takıların yapımıdır. Çanak Çömleksiz Neolitik Çağ’da başlayan bu zanaatın Dicle
Havzasında hemen hemen ortadan kalktığı, buna karşılık bölgenin batısında
gelişerek varlığını sürdürdüğü anlaşılır. Daha sonra Kalkolitik Çağ’da, Halaf
kültürü ile birlikte daha da gelişecek olan bu işçilik, damga mühürlerin
üzerindeki bezeme yapımına da yansıyacaktır.
Fırat bölgesi ve batısında kalan
kısmın Hassuna evresinden itibaren hızla geliştiği ve yerleşme birimlerinin
yeniden büyüdüğü anlaşılır. Bu gelişmede olasılıkla kıyı üzerinden Akdeniz’e
açılan ticaretin de önemli bir katkısı vardır. Nitekim bu ilişkiyi yansıtan
birçok öğe, bu dönemden itibaren Akdeniz kıyı şeridi üzerinde yaygın olarak
görülmeye başlar.
Çayönü, Mezraa-Teleilat, Akarçay
Tepe, Tell Kurdu’nun yanı sıra Güneydoğu Anadolu7da bu dönemi Urfa
Yakınlarındaki Gürcü Tepe, Kumartepe, Adıyaman’da Gritille, Batman’da Demirce
kazılarıyla da tanımaktayız.
Çanak Çömlekli Neolitik Çağ ile
birlikte izlenen ilginç bir gelişme de ölü gömme adetlerinde görülür. Daha
önceleri ölüler, evlerin tabanlarının altına ya da özel yapılara konurken bu
gelenek tümüyle ortadan kalkar ve ölüler yerleşmenin dışında gömülmeye
başlanır. Eski geleneğin devamı olarak
yeni doğmuş küçük bebekler, olasılıkla korunmaya muhtaç olarak görüldüğünden
halen ev tabanları altına gömülmeye devam eder.
Orta Anadolu
Kültürel Oluşum
Çanak Çömlekli Neolitik Çağ Anadolu
Platosu’nun tümünü kaplayan tek bir kültürel oluşumdan söz etmek çok güçtür.
Elimizdeki bilgiler, Konya Karaman bölgesi ile bunun batısında kalan Göller
Bölgesi arasında özellikle sosyal oluşum bakımından önemli farkların olduğunu
gösterir. Her şeyin ötesinde Konya Havzası’ndaki yerleşmeler kerpiçten, oldukça
büyük yerleşim birimleri şeklindedir. Kullanılan mekanlar özellikle Çatalhöyük
örneğinde olduğu gibi önceki dönemlere göre daha büyük ve karmaşık planlıdır.
birbirlerine dar geçitlerle bağlanan oda birimlerini içinde kerpiçten sekiler,
duvarlarda payeler ve nişler vardır. Başka bir anlatımla oldukça hareketli bir
iç mekan tasarımı izlenir. Buna karşılık Can Hasan’da mekanlar daha küçük ancak
yine payelerle bölünmüş mekanlardan oluşur. Göller Bölgesi’nde ise yerleşmeler
yine kerpiçten olmakla birlikte daha küçük az sayıdaki evi barındıran birimler
halindedir. Bu bölgede de yapılar birbirine bitişik, dikdörtgen biçimlidir. Ve
içlerinde sekiler, ocaklar, küçük payeler gibi mekana hareket veren mimari
öğeler yaygın olarak görülür. Ancak Konya bölgesinden farklı olarak yapı
adalarının arasında açık ya da kapalı avluların daha belirgin olduğu
söylenebilir. Büyük bir olasılıkla evcil hayvanların barındırılma sistemi bu
fark üzerinde etkili olmuştur.
Çatahöyük ve kısmen Can Hasan
yapıları günümüze kadar olağanüstü bir şekilde koruna gelmişlerdir. Bazı
yapıların kerpiç duvarları hiç bozulmadan hemen hemen çatı seviyesine kadar
kazıyla ortaya çıkmıştır. Yapıların böyle korunmuş olması ancak bunların
belirli bir amaçla, bilinçli olarak içlerinin doldurulması, başka bir deyişle
yapının insan gibi gömülmesiyle mümkündür. Neolitik Çağ boyunca yapıları gömme
geleneğinin izlerini yalnızca Anadolu’da değil Yakındoğu’nun birçok yerinden
tanımaktaysak da Çatalhöyük bunun en belirgin örneğini oluşturur. Bu durum bize
diğer kazılarda göremediğimiz duvar bezemeleri, mimari öğeler gibi ayrıntılar
hakkında olağanüstü bilgi verir. Yapıların tabanları kadar duvarları da özenle
ve çoğu kez renkli bir kil ile sıvalıdır. Duvar sıvaları sık sık yenilenmiş
ancak yeni sıva yapılırken öncekiler sıyrılarak atılmadığı, üzerine yeni bir
kat geçildiği görülür. Her bir sıvamada duvarların boya ile yeniden bezendiği
anlaşılır. Bu nedenle Çatalhöyük’de aynı yapının duvarlarından bazen kat kat
birbirinden farklı bezemelere, resimlere ya da sahnelere rastlanır. Sıradan bir
ev kullanımındaki mekan, belirli bir dönem sonra kutsallık kazanır, bunu
simgeleyen kabartma ve resimlerle bezenir ve aynı zamanda ölü gömme yeri olarak
kullanılır. Belirli bir yapı biriminin ölülerinin bu mekanda toplandığı,
bunların bazen sekilerin altına toplu olarak yanlarında çeşitli armağanlarla
gömüldüğü görülür. Daha sonra da yapı, tümüyle içi doldurulup gömülerek
korunmakta ve yerini yenisi almaktadır. Yapı gömülürken içine azı heykelcikler
ve özel eşyalar da insanların yanındaki ölü armağanları gibi yerleştirilerek
bırakılır. Özellikle Çatalhöyük’te izlediğimiz bu gelenek Güneydoğu Anadolu’dan
farklı olarak yerleşeme içi ölü gömme geleneğinin Orta anadolu’da uzun süre
devam ettiğini ölülerin yerleşme dışına çıkmasının ancak Neolitik Çağ’ın
sonunda başladığını gösterir.
Hasan dağı çevresindeki obsidyen
yataklarının üretiminin bu dönemde daha çok Orta ve Batı Anadolu’ya yönelik
olarak sürdüğü anlaşılır. Özellikle Konya bölgesinde aletlerin büyük bir
çoğunluğu halen obsidyenden yapılır. Ok ve mızrak uçları gibi baskı düzelti ile
biçimlendirilmiş özel aletlerin yanı sıra özellikle Çatalhöyük’den tanıdığımız
ilginç bir obsidyen alet türü de aynalardır. Bunlar yuvarlak biçimli, elle
tutulabilecek boyutlarda yapılan ve Orta Anadolu içinde başka bir bölgeden
tanımadığımız bir buluntu türüdür.
Anadolu Platosun’da bu dönemle
birlikte gördüğümüz ilginç bir buluntu türü de “basma kalıbı” ya da arkeolojik
adlamasıyla pintadera denen mühürlerdir. Bunların duvarların, eşyaların ya da
insanların kendi vücutlarının bezemesinde kullanıldığı sanılmaktadır. Biçim
bakımından olduğu kadar bezemeler açısından da çok farklılık gösteren bu
buluntuların daha sonra ortaya çıkacak mühürlerin öncüsü olduğunu da
düşünebiliriz.
Genel olarak çiftçiliğe dayalı
yaşamın bu dönemde Anadolu’da yerleştiğini söyleyebiliriz. Evcil hayvanlar
koyun, keçi, sığır, domuz ile özellikle birkaç cins buğday ve arpa ile burçak,
bakla, mercimekgiller, keten tarımının yapıldığı görülür. Ancak yine de
özellikle Çatalhöyük’te avcılık ve balıkçılık hala beslenmede önemli bir yer
tutar. Av hayvanları arasında özellikle bugünkü sığırdan çok daha büyük olan
yaban sığırı, yaban koyunu, yaban eşeği, geyik, alageyik, karaca, yaban
domuzunun, yanı sıra ayı, tilki, kurt gibi türler ile çeşitli kuş ve balıkların
başta badem, çitlembik olmak üzere çeşitli yemişlerin halen beslenmede önemli
bir yer tuttuğu anlaşılır. Bu bakımdan halen yer yer “karma bir ekonominin” varlığından
söz edebiliriz. Bölgenin batı kesiminde, daha küçük yerleşim birimlerinde ise
tarım ve hayvancılık daha yaygın olarak karşımıza çıkar.
Sembolizm ve sanat
Çatalhöyük kazı buluntuları ile
ortaya çıkan duvar betimlemeleri ve heykel özelliği taşımaya başlayan kil ya da
taştan yapılma küçük heykelcikler, bilmediğimiz bir sanatı ortaya koymanın
ötesinde o dönemin soyutlama ve dinsel inançlarını öğrenmemiz açısından da
önemli bir katkı yapar. Daha sonraları bölgenin doğusunda Tepecik Çiftlik ve
Göller Bölgesi’ndeki kazılarda, özellikle Höyücek’teki buluntular, çanak çömlek
üzerindeki betimlemeler, bu zenginliği çok daha geniş bir çerçeve içinde
görmemizi sağlar.
Çatalhöyük duvarlarında görülen
betimlemeler gerek nitelik, gerekse sergilediği çeşitlilik bakımından bu
sanatın arkasında köklü bir geçmişin olduğunu gösterir. Bazı betimlemeler,
tümüyle geometrik düzende, kilim ya da diğer dokuma üslubunu andırır
motiflerden oluşur. Ancak bunların yanı sıra Çatalhöyük duvar resimlerinde
hayvanlar ve insanlardan oluşan çeşitli kompozisyonlar da görülür. Bunlardaki
üslup çeşitliliği bazılarının stilize edilmesi diğerlerinin ise oldukça
gerçekçi olarak gösterilmesi bu geleneğin ne denli köklü olduğunu kanıtlar.
Resim sanatının yanı sıra duvarlara kabartma olarak ,çok başarılı bir biçimde
betimlenen hayvan başları stilize insanlar ve diğer öğeler, bu düşünsel gücün
etkileyici birer yansımasıdır. Ancak çatalhöyük’ün en etkileyici ve sıra dışı
buluntuları arasındakiler sembolik figürinler olmanın ötesinde heykel anlayışı
sergileyen buluntulardır. Bunların büyük bir kısmında oldukça gerçekçi bir
uslupla insanlar betimlenmiştir. Genel olarak tarihöncesi heykelcikler,
birbirinin eşi, standart figürler halindedir. Buna karşılık Çatalhöyük’te
bulunan heykelciklerin her biri ayrı kimliği olan ve durağan bir figürden çok
belirli bir hareketi, işi anlatmaya özen gösteren figürlerdir. Bazı insan
betimlemelerinde harekete önem verilmiş ve tanımsız bir yüz ifadesi
kullanılmışken, özellikle taştan yapılanlarda soyut bir gövdenin üzerinde
kişiliği olan, anlamlı bir yüz gösterilir. Bazı figürlerin üzerinde dövme ya da
boyayla yapıldığı anlaşılan bezemeler, kiminde basit, kiminde daha gelişkin
giysiler, bazılarında da hayvan postuna büründüğü görülür. Orta Anadolu
Neolitiğinde olduğu kadar hiçbir tarihöncesi toplulukta bu denli bir
çeşitlemeye ve anlatım zenginliğine rastlamak mümkün değildir.
Çatalhöyük’ün duvar resimleri ve
heykellerinin dışında özellikle Niğde bölgesinde yapılan çalışmalarda, örneğin
Tepecik Çiftlik kazılarında bu betimleme sanatının kap kacak üzerine yansıdığı
da görülür. Çanak cömlek yapımının henüz başlangıç aşamasında olduğu ve
Çatalhöyük buluntularından da kil dışında tahta, sepet gibi hammaddelerin yoğun
olarak kullanıldığı bir dönemde kap kacağın üzerine kabartma olarak çok
başarılı bir şekilde hayvan ve insanların betimlenmesi her bakımdan
şaşırtıcıdır.
Yaşam ve Buluntular
Öncülerini Çanak çömleksiz neolitik
dönemde Güneydoğu Anadolu’da gördüğümüz madencilik, bakır ve malahit kullanımı
Orta Anadolu’da çanak çömlekli neolitik çağda varlığını sürdürür. Bu iki
madenin yanı sıra az da olsa kurun da kullanılmaya başlar. Bunların daha çok
takı ve olasılıkla boya yapımında kullanıldığı görülür. Duvar resimleri kadar
kırmızı renkli çanak çömlek de bezeme için kullanılan boyaların büyük bir kısmı
aşıboyası ya da “okr” olarak tanımlanan toprak boyalardır. Bu dönemde evcil
hayvan barındırmanın yaygınlaşması “tuz” gereksinimini ortaya çıkartmış
olmalıdır. Yaşamsal önemi olan ve her yerde bulunmayan bu stratejik madde, önemli
ve kolay elde edilebilir tuz yataklarının bulunduğu orta Anadolu neolitik
toplumlarının gelişmesinde önemli bir yer tutmuş olmalıdır.
Çevre Kültürler
Orta Anadolu Çanak çömlekli Neolitik
Çağı’nda izlediğimiz bu gelişkin kültürün sınırlarını tam olarak çizemiyoruz.
Özellikle orta Anadolu’nun kuzeyinde ve batısında araştırmaların yetersiz
olması bu bilgi eksikliğinin temel kaynağını oluşturur. Ancak büyük bir
olasılıkla kuzeye, Karadeniz’e doğru gittikçe avcılık ve toplayıcılığa dayalı
bir yaşamın halen devam ettiği düşünülebilir. Buna karşılık İç batı ve
kuzeybatı Anadolu, Marmara bölgesi ile ilgili bilgilerimiz bu bölgede yapılan
Fikirtepe, Pendik, Ilıpınar, Menteşe, demircihöyük gibi kazılara bağlı olarak
daha fazladır. Özellikle Marmara Bölgesinde avcı-balıkçı toplulukların orta
Anadolu’da çanak çömleksiz neolitik çağ, Aşıklı kültürü ile çağdaş olarak
varlıklarını sürdürdükleri bilinmekteydi. Anadolu köy topluluklarının etkisi,
çanak çömleksiz neolitik çağın sonları ile birlikte bu bölgede görülmeye başlarsa
da bu etkinin Çatalhöyük, Bademağacı kazılarının en eski yapı katları ile
birlikte birdenbire etkinleşerek geliştiği anlaşılır. Kalıcı, sabit köy
yaşantısı, evcil hayvanlar, tarım, çanak çömlek yapım bilgisi gibi etkiler, bu
bölgeye İÖ 6. Binyılın başlarında gelir. Ancak bu bölgelerin boş olmadığını da
düşünmemiz gerekir. Avcılık ve balıkçılıkla yanı sürdüren topluluklar, kısmen
yeni gelen çiftçilerle kaynaşmış ,kısmen de bu yaşam biçimini kendi
gelenekleriyle birleştirerek bölgeye özgü, farklı bir kültür ortaya
çıkartmışlardı. Bu kültürü genel olarak İstanbul’un içinde, ilk tanımlandığı yerdeki adıyla Fikirtepe
kültürü olarak adlandırmaktayız. Marmara’nın kıyıları boyunca Mezolitik
gelenekte olduğu gibi dallardan yapılmış, yuvarlak kulübelerde yaşamlarını
sürdüren topluluklar, beslenmek için avcılık ve balıkçılığa devam etmiş bunun
yanı sıra yoğun olarak yumuşakçalardan, çeşitli midyelerden yararlanmışlardı.
Kültürün bu yerel özelliklerinin yanı sıra evcil sığır, koyun, keçi ve domuz
gibi hayvanlar ile tahılların da yaşama katıldığı karma bir beslenme modelini
ortaya çıktığı görülür. Fikirtepe kültürünün insanları, kilden kap kacak
yapımını iç Anadolu7dan öğrenmiş ve yoğun olarak uygulamışlardı. Bu çanak
çömlek iç Anadolu örneklerine yakından benzemekteyse de kapların yüzeyine çizi
ya da kazıma yöntemiyle uygulanan bezemesi ile ayrı bir kimlik kazanır ve
Fikirtepe çanak çömleği olarak tanımlanır. Bu kültürün kendine özgü kap
biçimlerinin arasında kutu gibi, dörtgen ve küçük ayaklar üzerinde yükseltilmiş
kaplara çok sayıda rastlanır. Hemen hemen tümü çok zengin bezenmeli bu kapların
kandil ya da tütsü kabı olarak kullanıldığı düşünülür.
Fikirtepe kültürünün bir diğer
yansımasını İznik Gölü yakınındaki Ilıpınar, Yenişehir bölgesindeki Menteşe ve
Eskişehir Demircihöyük kazılarıyla görmekteyiz. Fikirtepe kültürünün bu iç
bölgelerde gördüğümüz çeşitlemesinde buluntu toplululuğu ve çanak çömlek,
kıyıdakilerle aynı özellikler taşır. Buna karşılık mimari ve yerleşme düzeni,
tümüyle farklı ve kendine özgüdür. Yapılar iç Anadolu da olduğu gibi dikdörtgen
biçimli birimlerden oluşur. Ancak bunların yapımında kerpiç değil ahşap
kullanılmıştır. Ayrıca yapılar Aşıklı Çatalhöyük örneklerinde olduğu gibi
birbirine bitişik değil, bağımsız birimler halindedir.
Fikirtepe kültürü ana çizgileriyle
Orta Anadolu Neolitik toplulukları kadar renkli bir yaşamı sergilemez. Beğeni
ya da “statü” eşyaları olarak tanımladığımız işlevsel olmayan, hammaddesi ya da
yapımı özel nesneler çok daha enderdir. Ancak yine de Orta Anadolu’dan tanıdığımız
kemik kaşık, olta, kemer tokası ile kilden yapılmış basma kalıplarının
kuzeybatı Anadolu’da da yaygın olarak görüldüğünü söyleyebiliriz. Bunların
arasında özellikle yabani sığır kemiğinden yapılan kemik kaşıklar, bu bölgede
çok daha büyük bir önem kazanır.
Marmara kıyılarındaki Fikirtepe
kültürünün yaşam süresi içinde Marmara Denizi’nin ortamının günümüzden daha farklı olduğunu ve
hala acı su gölü durumunda olduğunu bilmekteyiz. Bu ortamda yaşayan azman
niteliğinde boyu birkaç metreyi bulan balık kemiklerine yerleşmede çok olarak
rastlanması, bu insanların açık deniz balıkçılığı yaptığını gösterir. Bunun
yanı sıra bu yerleşmelerde evlerin arasındaki alanda sayısı yüzbinlerle ölçülen
deniz kabuklarının varlığı, besleyici değeri çok yüksek olan bu yumuşakçaların
yoğun olarak tüketildiğini gösterir.
Yorumlar
Yorum Gönder